[Bengü Taşı] Bölümler

[Bengü Taşı] Bölümler

Mesajgönderen Panopticon tarih 24 Oca 2019, 20:21

I: Tekvin, Bahtkâr


Beni ben yapan şey nedir ki? - Al-Fahhar


Önce iman vardı... İnsanlar önce inandılar On İkiye, sonra inançlarını meşrulaştırmaya çalıştılar. On İki'nin en büyük hatası buydu. Halbuki kendilerine inanmayı sorgulanamaz bir şey yapmak ve insanların gözlerini güçleriyle büyülemek yerine; onlara, inançlarının temelini sunsalar ve akıllarıyla kabul etmelerini sağlasalar bugün yaşadıkları hiçbir felaketle karşılaşmayacaklardı. İnsan, cehennemdekilerin tersine zekasını ne derecede olursa olsun kullanmasıyla bilinir. Ve zekâ er ya da geç galip gelir. Binlerce yıl oldu bitmeyen komedi başlatılalı, Tanrıların başlatıp, bitiremediğini insanlar bitirecek en sonunda. Tanrılar düşecek, cehennemin kapıları zorlanacak, kurtarıcının yeryüzünde yürüdüğü günlerde büyünün kaynağı değişecek. [Al-Fahhar'ın Yaratılış ve Düşüş Üzerine Kehanetler Kitabı'ndan]

________________________________________


Altmışıncı İlk İnsan Yılı'nın soğuk kış günlerinden birisinin sabahıydı. Bahtkâr köyünün insanları, her zamanki gibi sabah ayinini yerine getirmek üzere taş tapınakta buluşmuşlardı. Bu bina, Bahtkâr’daki tek taş binaydı ve görkemiyle insanlara her daim tanrıları Jabat'ın ihtişamını hatırlatıyordu. Derme çatma tahta binaların ve çadırların arasında, tepeleri samanla kaplanmış evlerin içinde, bir güç sembolü ve göksel bir merkez olarak parıldıyordu Tanrı'nın tapınağı. Beceriksizce dikilmiş, her tarafı köşeli ve kenarları eşitsiz evlerin içerisinde, muhteşem yuvarlaklığıyla dev yarım daire duruyordu. Kirden belli olmayan insan evlerinin arasından bembeyaz ve tertemiz taşının aydınlığıyla ayrılıyordu Tanrı'nın tapınağı. Bu tapınaktaki her ayine eksiksiz katılan Bahtkâr'ın insanları, Jabat'a her şeyden önce hayatları için minnettardılar. Hayatlarının her saniyesinde, insanlar arasında yürüyen Tanrıyla haşir neşir olmuşlar; her şeyden önce de yaratıldıkları için ona şükran duymuşlardı. Evet, bu insanlar Tanrılarıyla beraber yaşıyorlardı ve Jabat'ı her gün sokaklarında görüyorlar, dertlerini ona anlatıyorlar; onun kendileri gibi giyindiğini, yediğini ve içtiğini görüyorlardı. Jabat, kendisini yarattıklarıyla eşit görürdü, hatta yıllar sonra birilerine itiraf ettiğine göre, kendisini onlardan daha düşük bile görüyordu bazı konularda. Bahtkâr halkının Tanrılarına şükran duymak için binlerce sebebi vardı kısacası ve her gün üç kere tapınakta toplanarak Jabat'ın ismini zikrederler, ona dualar ve övgüler gönderirlerdi. Bunu neden yaptıklarını pek sorgulamamışlardı aslında, Jabat'ın tapınağın merkezinde durup olan biteni dinlemeye ne diye ihtiyacı olduğunu bilmezlerdi. Ancak söylenene göre Jabat, ilk insan Huran'ı yarattığında ondan yaptığı her şeye karşılık olarak bunu istemişti. Özellikle ve üstüne basa basa... Bu, Jabat'ın insanlardan istediği tek şey olacaktı. İnsanlar da yeryüzünde yürüyen Tanrının bu isteğine karşı çıkmayacaklardı hiçbir zaman. Ve her seferinde mucizeye tekrar tekrar şahit olacaklardı.

Bahtkâr'da ruhbanlar yoktu, yöneticiler yoktu, çok zenginler ya da çok fakirler yoktu. Zaten insanın elde edebileceği şeylerin aşırı sınırlı olduğu bu ilkel toplulukta herkes birbirini eşiti olarak görürdü. O kadar ki, bazen Jabat'ın bile onlarla eşit olduğu sanrısına kapılırlar, ama ufak bir güç gösterisiyle hemen akıllarını başlarına toplarlardı. Eşitlik Bahtkâr’ın temel prensibi olduğundan tapınaktaki sabah ayinini sırayla değişmeli olarak yönetiyorlardı, bugünse sıra Al-Fahhar'daydı. Hafif kahverengi teni, yeşil gözleri, omzuna kadar gelen düz saçları, kısa sakalı ve sıcak gülümsemesiyle insanlara güven aşılayan bu genç adam, Bahtkâr sakinleri arasında diğerlerinin üzerine yükselen birkaç kişiden birisiydi. Görülen Tanrı'ya o kadar sıkı sıkıya bağlıydı ki, herkes aynı kişiyi görmesine rağmen bu seviyeye nasıl ulaşılabildiğini merak eder dururdu. Al-Fahhar en samimisiydi ayin okuyanların, Jabat'ın yanına yaklaşmakta en korkağı, şakasına bile olsa küfür sözleri söylenmesine karşı en dirençlisi. Sıradan bir insandan birazcık daha uzun boyuyla, nezaketiyle ve zekasıyla herkesin arasında sıyrılan genç adam, herkes tarafından ve özellikle de Jabat tarafından sevilirdi. İşte bu adam, o gün tapınağın merkezindeki dört mermer sütunun üzerine oturtulmuş basit tahtında oturan Jabat'ın önüne çıkıyordu. Önce secdeye kapanacaktı, sonra da Tanrı’ya arkasını dönüp insanlara seslenecekti.

"Gün doğuyor,
Arş-ı âlâ dururken yanımızda,
En güçlü bulunurken aramızda,
Taht-ı ilâhî kurulmuşken başımızda,
Derdimiz yoktur, gün doğuyor!

Gün doğuyor,
Yeniliklerin peşinde koşma vaktidir,
İaşeliklerin derdinde olma vaktidir,
Unutma, dertli Jabat'ı anma vaktidir,
Derdimiz yoktur, gün doğuyor!

Gün doğuyor,
Dertli Jabat, insanın ezasını üstüne aldı,
Küçük, büyük demedi, şefîk kucağına aldı
Hayat verdi, karşısında övgü ve anma aldı
Derdimiz yoktur, gün doğuyor!"

Al-Fahhar'ın yeşil gözleri söylediği her kelimede birazcık daha gülümsüyor, yaptığı işe kendisini tekrar tekrar şevk ile kaptırıyordu. Her saniyesinde dönüp Tanrısına bakmak ve onun gözlerindeki onayı okumak istese de, tek yapabildiği onun tepkilerini insanların gözlerinde okumak olabilmişti. İnsanlar, onun güzel sesiyle okuduğu övgüyü huşu içerisinde dinlerken, bir ona bir Jabat'a bakıyorlar ve bazıları gözyaşlarıyla durumu seyrediyorlardı. Al-Fahhar'ın ağzı kapandığında, herkesin ağzı açılacak ve beyaz tapınağın kubbesini şu kelimeler inletecekti:

"Dertli Jabat'a şükürler olsun! Gün doğuyor!"

Ve bu kelimeler mucizenin ilk adımını başlatacaktı bundan önceki altmış senede her gün üç defa olduğu gibi... Ayinin kelimelerini üzgün bir ifadeyle dinleyen Jabat'ın etrafında, halkına korku salan ve onlara çok yoğun bir şekilde kaçıp gitmeyi düşündürten simsiyah bir ışık oynaşmaya başlatacaktı birdenbire. En cesurlar bile tapınağı terk edip gitmeyi düşünecek, çoğunun dizlerinin bağları çözülecekti. Bu korkuyu en yoğun hissedenin en sağlam durması gerekiyordu, bu da elbette al-Fahhar olacaktı. Genç adam, korkudan eğri büğrü olan kalbinin bir anda patlayacağını düşünse de yerinden ayrılmamış ve derin derin nefes alarak birazdan olan mucizenin gelmesini beklemişti. Ve mucize çok gecikmedi... Jabat'ın etrafını saran kapkara ışık ve enerji huzmesi yavaş yavaş dağıldı ve yerini gün ağarmasındaki kızıllığa benzeyen bir renge bıraktı. Jabat'ın suratı ifadesizdi artık. Sanki yeni uyanmıştı ve etrafında neler olduğunu anlamak için şöyle bir başını uzatmıştı. Tıpkı tepelerin ardından doğan güneş gibi insanların dünyasını merakla seyrediyordu.

Tanrılarının ifadesindeki yumuşama elbette insanlara da yansıyacaktı. Deminki korku yavaş yavaş dağılacak ve yerini bir miktar yorgunluğa ve uyku mahmurluğuna bırakacaktı. Gün doğuyordu çünkü. İnsanlar korkulu karanlıklardan yeni yeni uyanıyorlardı. Al-Fahhar'ın sesi yankılandı tekrar, beyaz tapınağı aydınlatan tanrısal kırmızının ışığı altında.

"Gün doğdu!
Karanlık en koyu halindeydi, gün doğdu!
Korku sağlam gönüllerdeydi, gün doğdu!
Herkes korkmuş, Jabat sakindi, gün doğdu!
Derdimiz kalmadı artık, gün doğdu!

Korku ilahiyse ne yapılırdı, gün doğmasa?
Tanrı sinirliyse ne yapılırdı, gün doğmasa?
Gök daraldıysa ne yapılırdı, gün doğmasa?
Derdimiz kalmadı artık, gün doğdu!"

Al-Fahhar'ın sözleri Jabat'taki değişimden sonra üzerlerine dağılan rehaveti ve sakinliği dağıtmıştı. Artık beyaz tapınak heyecanlı gönüllerin hızlı çarpışlarıyla gümbürdüyordu. Kalp atışları yankılanıyordu tapınağın zirvesinde. Herkes, Al-Fahhar da dahil yüzlerini Jabat'a dönmüşlerdi ve hançerelerini parçalarcasına haykırıyorlardı: "Dertli Jabat'a şükürler olsun! Gün doğdu!" Herkes gözlerini dev dev açmış mucizenin sonunu bekliyorlardı. Al-Fahhar sabah övgüsünün ikinci kısmını okurken Jabat'ın etrafındaki kızıl ışık önce giderek daha da göz kamaştırıcı hale gelmiş, sona gücünü yavaş yavaş kaybedip yerini sükûnet veren bir maviliğe bırakmıştı. Biraz önce heyecandan çırpınan kalpler tekrar huzurla dolmuştu ve herkes gülüyordu. İnsanlar bilmiyorlardı ama, Jabat kurtulmuştu ve o da gülüyordu. Dertlerinden bir anlığına da olsa sıyrılmıştı ve gülüyordu Dertli Tanrı. Etrafındaki mavilik devam ederken ayağa kalktı ve onu seyreden insanlarına dönüp haykırmaya başladı.

"Şekrem isenmor tan!" Yeni edindiği gücüyle ellerinin arasında oynattığı mavi ışık küresi söylediği sözlerle birlikte bütün tapınağa yayıldı, insanların üzerine bereket olarak yağdı ve onların daha da iyi hissetmelerini sağladı. Sabah ayini sona ermişti, orada bulunan bütün insanlar günün geri kalanında daha verimli çalışacak, daha uyumlu ve daha mutlu olacaklardı. Hepsi, Jabat'ın bereketini kazanmışlardı çünkü. Bir Tanrı'yla anlaşma yapmanın insanlar için bunun gibi yararları vardır. Ancak, insanlar çoğu zaman bu yararların neyin karşılığında elde edildiğini kavrayamadan atlarlar böyle anlaşmalara.

"Fahhar, İza, Hivret... Bekleyin!"

Herkes dağılırken Tanrı'nın bu komutu yankılanacaktı küre tapınağın çeperlerinde. Bu, altmış sene boyunca görülmemiş bir şeydi. Jabat, ilk defa insanların dağılmasını seyretmek yerine onlara müdahale ediyordu bir ayinden sonra. Artık vakti gelmişti, Dertli Tanrı sonsuz mücadelenin bu ayağında yeni bir adım atmaya hazırlanıyordu. İnsanlar şaşkın şaşkın birbirlerine bakıp fısıldaşarak günlük hayatlarına geri dönerlerken, ikisi erkek birisi kadın üç genç tapınağın ortasında kalmışlar ve başlarına neler geleceğini merak ederek Jabat'ın tahtına yaklaşmışlardı. Üçü de fena halde korkmuşlardı o anda; son günlerde Tanrının gazabını celbedecek neler yaptıklarını düşünüyorlardı. İçlerinde biraz onur olmasa, anında secdeye kapanıp yapmadıkları şeyler yüzünden af bile dileyebilirlerdi! Ama Tanrının demin üzerlerine yaydığı huzurun etkisi kendisini gösterdi ve korkarak da olsalar yerlerinde kalabilmeyi başardılar. Muhteşem uyum içerisindeki ilk ayrılık ve ilk nifak tohumları bizzat Tanrının kendisi tarafından ekilmiş oldu böylece, tapınaktan çıkmakta olan neredeyse herkes arkalarını dönüp, bizzat Tanrı tarafından sürünün içinden çekilip alınanlara gıpta, şaşkınlık ve kıskançlık karışımı duygularla bakıyorlardı. En son insan da çıktığında tapınağın kapısı kapandı ve öldürücü bir sessizlik hüküm sürdü Jabat'ın meclisinde.

Her biri düşüncelerine dalmışlardı. Al-Fahhar, yanındakilerden biraz daha uzun boyuyla ayrılıyordu insanların gözünde, ama Jabat ona baktığında en kaygılısı olarak ayırıyordu onu. Genç adam, ilk insan Huran'ın torunuydu ve ilk insan Huran'ın Bahtkâr'da pek de sevilmeyen bir insan olduğunu herkes biliyordu. Bu adam, Tanrının buyruklarını kendisine uyacak şekilde yontmaya çalışmıştı, ilk olmanın avantajını kullanıp bir çeşit krallığa çevirmek istemişti Bahtkâr'ı. Jabat, ellerinden çıkan bu yaratığın yaptıklarıyla şaşkına düşmüştü, çünkü yarattıklarının kendi emirlerine harfiyen uyan ve zorluk çıkaramayan insanlar olmasını bekliyordu. Ancak, özgür iradeleri o kadar güçlüydü ki, Jabat yaratıklarının kendisini alt etmesinden korkar oldu gizli gizli. Yine de planından vazgeçmedi, insanlara giderek büyüyen bir hayranlık beslemeye başlamıştı. Huran, Bahtkâr'da hükümdarlığını yaymaya çalışırken Jabat hep kenarda durdu, hep seyretti. Bundan iyi bir şey çıkabileceğini düşünüyordu belki de, tek Tanrı gibi tek yönetici... Her şey daha makul ve daha verimli. Ama böyle olmadı, huzursuzluk o kadar arttı ki, Jabat müdahale etmek zorunda kaldı. Huran, Bahtkâr'ın ilk sürgünüydü. İlk Tanrısız, ilk vatansız... Jabat'dan ayrı olarak yaşama ihtimali yoktu adamın, muhtemelen bilinmeyen topraklarda bir yerlerde geberip gitmişti. Al-Fahhar korkuyordu bu yüzden, ilk günahın taşıyıcısı oydu çünkü.

Onun sağında, Tanrı’nın karşısında olmasına rağmen, korkuyor olmasına rağmen, muhteşem bir alımla duran İza vardı. Genç kadın, ikincilerin üçüncü nesilden bir üyesiydi, bembeyaz saçları, masmavi gözleri, muhteşem orana sahip yüz hatlarıyla sadece yüzüne bakanları bile hayran edebilirdi. İza, Bahtkâr’da yürüdüğü zaman, konuştuğu zaman ya da son derece normal davrandığı zaman karşısındaki herkesi hayran bırakırdı, herkesi kendisine saygı duymak zorunda hissettirirdi. Al-Fahhar bilgelik ve durgunluksa eğer, bu kadın karizmaydı. Genç kadın, altmışıncı ilk insan yılında en yaygın biçimde saygı duyulan birkaç kişiden birisi olmuştu Bahtkâr’da. Kendisine o kadar saygı duyuluyordu ki, bu küçük toprakların nüfusunun artması için kesinlikle gereken cinsel birleşme ayinleri onun üzerinde uygulanmamıştı bile. Kimse onu bir şeye zorlamaya niyetlenemedi, Jabat bile, onu kendi halinde bırakıp istediği erkeği istediği zaman seçmesine karar kıldı. O kadar ki, biraz daha bu meselenin üstüne gitse Kutsal Bakire olmaya namzetti genç kadın. Daha 18 yaşındaydı ve korkuyordu... Ya burada, ilk Tanrısızın torunuyla beraber bulunmasının sebebi, Bahtkâr'a en doğal yoldan yardım etmeyişi idiyse?

Onun da sağında Hivret duruyordu. Neşesiyle ve heyecanıyla bilinen adam tek kelime etmiyor, nefesini bile ses çıkarmadan alıp vermeye çalışıyordu. Tapınakta bulunanlardan korkması gereken birisi varsa o buydu kesinlikle. Kaç kişiyi sırf eğlence olsun diye gıcık etmişti? Kaç kişiye yapılmayacak oyunlar oynamış, kaç kişiye sarkıntılık etmişti? Sırf dindarları sinir etmek için kaç defa ulu orta dalga geçmişti Tanrıyla? Bir şeyi kafaya taktı mı en iyi şekilde yapması kurtarabilir miydi onu? Bir Tanrı, bir ölümlüye ne için ihtiyaç duyacaktı ki ama? Turuncu saçlarını kaşıdı Hirvet düşünceler içerisinde. Hirvet, üçlünün en zekisiydi, sürekli sorgulayan bir zekâ! Merakı, korkusunu yenmişti en sonunda; o görmüyordu belki ama Jabat o sırada onun mavi gözlerine bakıp gülümsemekteydi.

"Korkmayın!" Jabat gülümsemeye devam ediyordu. Dudaklarını hiç kımıldatmamıştı, ama sesi üçünün birden kulaklarında bir fısıltı halinde yayılıyordu. "Sizler seçildiniz, korkacak bir şey yok!" Şaşkınlık içerisinde birbirlerine baktılar... Nasıl yani? diye soruyordu gözleri... Ne yapmışlardı ki seçilmişlerdi? Ne için seçilmişlerdi? Varlığının altmış senesini eşitlik ve bir seviyede olmak prensipleri üzerine kurmuş bir toplumda seçilmek ne anlama gelebilirdi ki? "Sakin olun çocuklarım." Bu sefer konuşuyordu Jabat ve Tanrısal sesi tapınağı inletiyordu. "Siz, yaratılışınızdaki gerçeği öğrenmek üzere seçildiniz." Jabat tahtından indi, üçlünün arasına yürüdü ve bir şeyler mırıldandı. Bir anda uykuya dalmış gibiydiler, ama bilinçleri de, hisleri de yerindeydi. Duyabiliyor, görebiliyorlardı çok açık bir şekilde. Zaten bundan fazlasına ihtiyaç duymayacaklardı:

"Bir savaşın içindeyiz çocuklarım... Sizin de, benim de seçmediğimiz bir savaş. Birazdan anlatacaklarımı dinlerken, kendinize "Jabat'a inanıyor olmaktan memnun muyum?" diye sormalısınız sürekli. Ben, sizi bir savaşı kazanmak için yarattım. Sizden faydalanmak, belki sizi feda etmek için. Her birimizin, elindeki her şeyi harcaması gereken bir savaş. İyilikle kötülük arasında amansız bir savaş... Düşmanlarımız bizi buldukları yerde yok etmek için ellerinden geleni yapacaklar. Tanrı nasıl yok edilir diye soruyorsunuz kendinize eminim. Evet, Tanrı'yı yok etmenin yolları da vardır. İmansızlar, bunun yollarını bulalı çok oldu. Yeryüzünde kuralsız bir yaşam için mücadele veriyorlar. Tanrının, Jabat'ın olmadığı bir yaşam için. Benim varlığımı ve bana bağlı olmak zorunda olduklarını kabul edemiyorlar. Beni ve halkımı yok etmek için her şeyi yapmaya hazırlar. İnsanlarımı korumak için sizin sayınızla altmış yılımı onlarla savaşarak ve sizi saklayarak geçirdim. Ama artık çok zorlanıyorum, yardıma ihtiyacım var. Bana yardım eder misiniz?"

Tanrı sizden yardım isterse reddedebilir misiniz? Bunun bütün algılarını değiştireceği malum olsa da Jabat'ın karşısındaki üçlünün bunu yapamayacakları çok açıktı. Sessiz kalarak kabul ettiler, Tanrının yanında konuşmak küfür sayılabilirdi. Kendilerinin seçildiğinden memnun oldular ve her şeyi borçlu olduklarını hissettikleri bu varlığa bir şekilde yardım edebilecek olmak onları gururlandırdı. Göğüsleri kabarmış, dilleri tutulmuş bir şekilde birbirlerine baktılar ve gülümsediler. Ama bilinçaltlarında bir yerlerde bir soru su üstüne çıkmıştı gömüldüğü karanlıklardan: Yardım istenen bir Tanrı, gözlerinizin önünde sizden yardım isterse eğer; nasıl Tanrı olabilir? Lanet olasıca sorular bir kere aydınlığa çıktılar mı insanın zihnini kurt gibi kemirdikçe kemirirler. Bir daha eski hale dönme ihtimali yok olur insan için...

"Sessiz kalıyorsunuz... Gözlerinizden mutlu olduğunuzu ve kabul ettiğinizi anlayabiliyorum. Merak etmeyin, siz de bu anlaşmadan benim kadar kârlı çıkacaksınız. Size, hiç bir insanın bilmediği, Tanrısal bir bilgiyi öğreteceğim: büyüyü... Ama beni iyi dinleyin. İnsanın bu muhteşem gücü elinde tutması bir zorluktur ve bir sınavdır da... Büyü gücünüzü benden alıyor olsanız bile bu kadar güçlü olmak sizin başınızı döndürebilir, imanınızı azaltıp yok edebilir. Size vereceğim güç sizi saptırmasın! Bu gücü size kimin verdiğini hatırlayın, bu gücü her kullandığınızda bunu hatırlamazsanız gücünüzü de kaybedersiniz. O yüzden size öğreteceğim ilk cümleyi ezberleyin ve bunu hep aklınızda tutun. Yüce dili biliyorsunuz, bunu anlaması da zor olmamalı: Kishor Una Jabaten veren mor! Kullanacağınız bütün büyülere benim ismimle başlamalısınız. Tekrar edin!"

Tapınağın içi birkaç kere, Dertli Tanrı Jabat'ın adıyla yankılandı. Her biri, daha iyi söyleyebilmek için Jabat memnun olana dek tekrar tekrar haykırıyorlardı öğrendikleri cümleyi. İlk başta bunu söyleyince bir şeyler olacağını düşündüklerinden korkarak söylemişlerdi; ama hiç bir şey olmadığını görünce biraz cesaretlenmişler, biraz da artık bir şeyler olmasını sağlamak adına daha büyük bir şevkle haykırmışlardı. Jabat'ın elini kaldırmasıyla sustuklarında hala hiçbir şey yoktu ortada...

"Bundan sonra anlatacaklarımı daha iyi dinleyin... Büyü sizin dünyanızdan değildir, bu yüzden sizin için çok daha tehlikelidir. Tanrıların bir özelliğini insan olarak kullanmaya çalışacaksınız çünkü. Bedenleriniz için çok tehlikeli olabilir bu... İğrenç yaratıklara dönüşebilirsiniz, büyünün sahipleri sizi ele geçirmeye çalışabilir. Bu yüzden benim ismimi kullanmalısınız başlarken, bu yüzden bana olan imanınızla şekillendireceksiniz büyülerinizi... Bu yüzden, şu an geri dönmek isteyen varsa, bu son şansı. Bir kere buna başladınız mı dönüşünüz olmayacak çünkü! Bu yoldaki bütün tehlikeleri bir bir göğüslemeniz gerekecek. Soruyorum size, hala devam etmek istiyor musunuz?"

Sessizlik... Ne Al-Fahhar, ne Iza, ne de Hıvret böyle bir soruya nasıl karşılık vereceklerini bilmiyorlardı. Bunu soran bir Tanrı olmasa bile sırf meraklarından devam etmek isterlerdi zaten. Şimdi ise, korkmalarına rağmen Jabat'a bir şekilde hizmet etme isteği ile yanıp tutuşuyorlardı. "Yüce Jabat" dedi en sonunda al-Fahhar, "yaşamımızı sen verdin, istediğin zaman geri alabilirsin. Senin bize biçtiğin yolda bir kaç adım atmaktan neden çekinelim ki? Göster yapılacakları, biz de yapalım. Göster dövüşülecekleri, biz de dövüşelim... Başta olmayacak olan, senin yolunda yok oluyorsa bir işe yaramıştır elbette ve mutlu olmalıdır! Başta olmayacak olan, senin için sadece bir taş taşıyıp hemen kaybolacaksa varlığının bir anlamı vardır. Göster bize..."

İmanın sesi konuştu! Bundan sonra diğerlerine ona katılmak düşerdi. "Peki" dedi Jabat. "Tanrının sadık kullarısınız sizler. Beni dinleyin o zaman..." Büyünün nasıl yapılacağını anlattı Jabat onlara, kollarını nasıl hareket ettirmeleri gerektiğini, Jabat'ın adıyla başlamaları gerektiğini, vücutlarında ve ellerinin arasında birikecek olan ilahi enerjiyi nasıl yönetip nasıl şekillendireceklerini anlattı. Onlara büyünün sahiplerini göreceklerini söyledi, onlardan korkmamaları gerektiğini, Jabat'a olan imanlarıyla hareket ettikleri sürece bu yaratıkların kendilerine bir zarar veremeyeceğini söyledi. Büyü kullanırken, ilahi olanın alanına gireceklerdi ve gözleri sıradan bir insanı bir saniyede çıldırtabilecek yaratıklar görecekti. Bunlardan kurtulmanın tek yolu da Jabat'a sığınmaktı. Bitirdiğinde işareti verdi Tanrı, ve kullar emri yerine getirdiler.

İlk hareket eden İza oldu. "Kishor Una Jabaten veren mor!" etrafında biriken enerjiyle birlikte beyaz saçları havada çılgınca dalgalanmaya başlamıştı. Alnından terler akan bu haliyle bile ona bakanlarda saygı uyandıracak kapasitedeydi. Etrafında huzurun rengi mavi yayılıyordu, alnı kırışıklarla dolmuş ve kaşları çatılmışsa da huzuru temsil ediyordu o an. Epey zorlanmıştı da, ama başarmıştı. Büyünün sahiplerine Jabat'ın adıyla söz geçirebilmişti. Konuşmanın en başında Jabat'ın yaptığı büyüydü yaptığı. Dudaklarını kıpırdatmadan etrafındakilere fısıldayabiliyordu. "Jabat'a şükürler olsun!"

Onu Hıvret takip etti. "Kishor Una Jabaten veren mor!" Hıvret büyüye başladığı anda bembeyaz olmuştu. Etrafı kızıl bir ışıkla aydınlandı. Bu, büyüyü kullanan adamın ne kadar heyecanlı ve istekli olduğunu gösteriyordu o an. Ellerinin arasında oynaşan ışık bile heyecanla dalgalanıyordu Hırvet onu şekle sokmaya çalışırken. O da gördüklerine hükmedebilmişti sonunda, Saçları diken diken olmuş, neredeyse tüyleri dökülmüş bir şekilde sonuçlandırdı büyüyü ve etrafındakilere daha güçsüz de olsa aynı fısıltıyla seslendi: "Jabat'a şükürler olsun!"

İmanın sesi duyulacaktı en son. "Kishor Una Jabaten veren mor!" Al-Fahhar en inançlı olanları olarak bu işi en kolay şekilde yapacaktı, bunu bekliyordu oradaki herkes, Tanrı bile. Önce hepsinden daha kuvvetli masmavi bir ışık yayıldı genç adamın etrafında, surat ifadesinden de iman dolu ve huzurlu olduğu anlaşılıyordu. Sonra, ufak korku çizgileri belirdi Al-Fahhar'ın suratında, büyünün sahiplerini görünce verilen olağan bir tepkiydi bu. Üçlünün arasında verilen tepkilerin en sakiniydi de. Ancak, diğerlerinin aksine bu ifade genç adamın suratına yerleşti ve giderek daha kaygılı bir hal aldı. Etrafındaki mavinin rengi soldu yavaş yavaş ve gün batımı kızıllığına büründü birden. Jabat, "Gün batıyor!" diye kaygılı bir şekilde mırıldanmaya bile fırsat bulamadan, sabah ayininin başında etrafa yaydığı simsiyah ışığa büründü Al-Fahhar... İza ve Hıvret korkudan kıpırdayamaz hale gelmişlerdi, Jabat ise kaygıyla olan biteni setrediyordu. "Gün batıyor!" Al-Fahhar'ın surat çizgileri değişmeye başladı bir anda, sükûnet ve korku yerini nefrete ve kızgınlığa bırakmıştı ufak ufak. Jabat müdahale etmek için hazırlanmaya başladı. Al-Fahhar'ın ten rengi kızıla çaldı birdenbire, duruşu değişti ve en sonunda bütün tapınağı dolduran bir kahkaha yayıldı ağzından, İza ve Hıvret korkudan bayılmışlardı artık ve ayakta sadece Jabat ile Al-Fahhar kalmıştı.

"Kif manek mor glantar sa? Küçük yaratıkların sana zevk veriyor mu? Bizden kaçabileceğini sanmıyordun gerçekten değil mi? Büyünün ruhunu değiştirebileceğini?"

Dertli Jabat'ın suratında hiçbir ölümlünün göremediği bir hüzün dalgalandı. Deminden beri hazırlık olarak oynattığı ellerini aradaki büyü enerjisinin üzerine kapattı Jabat: "Kapan!" Al-Fahhar'ın bedeninin üzerinde hızlıca beliren işaretler içine giren her neyse onunla beraber yakmıştı genç adamı. İmanın ölü bedeni yere düşerken, Jabat nerede hata yaptığını düşünüyordu. "Altmış sene ve sonuç fiyasko..." Sonra yerde yatan diğer ikiliye baktı Tanrı... "Belki de fiyasko olan genç adamın imanıydı... Görünüşlere aldanmamak lazım."

Evet, görünüşlere aldanmamak lazım. İlk üçün hikayesi böyle sona erdi. Büyü dünyaya girerken bir canı almış, iki kişi bırakmıştı geriye sadece.
When the Overlord is overworked, he may overreact...
Resim
Kullanıcı avatarı Panopticon
Emekli
Emekli
 
Mesajlar: 607
Kayıt: 11 Eyl 2012, 18:50

Re: Beng Taşı Serisi

Mesajgönderen Panopticon tarih 24 Oca 2019, 20:22

II: Karantina, Merkez Şehir


“Bizi burada daha kaç gün bekletecek bunlar?” Genç prens bütün olarak bakıldığında dalgalı bir denizi andıran şekillerin süslediği duvarların arasında hırslıca volta atıyordu. Bu binaya geleli on iki gün olmuştu. Onun da bildiği gibi tam bir ay boyunca beklemeleri gerekiyordu. Kurallar böyleydi. Denizler Bakanı Alin yolculuk boyunca onu bilgilendirmiş ve sükunetini hiç bozmamasını söylemişti. Yine de genç prensin çok uzun süre dayanamayacağını biliyordu.

“Hivret Krallığı’nın onuruna bu kadar büyük hakaretler etmeyi nasıl göze alabiliyorlar? Neylerine güveniyorlar? Bu kokuşmuş imparatorluğu yerle bir edemeyeceğimizi mi sanıyorlar?”

Turuncu kıvırcık saçları, bir avuçtan biraz daha uzun kıvırcık sakalları ve yeşil gözleri ile sinirlenince gerçekten alev almış genç bir tanrı gibiydi Prens Ovan. Giydiği siyah gömlekle de sanki göğsünden çıkan alevler kömür haline gelene kadar onu yakmış da şimdi sadece saçlarında biraz kalmış gibi görünüyordu. On sekiz yaşında genç bir askerin bütün güzel vücut özelliklerine ve kötü ahlakına sahipti. Merkez Şehir’e dışarıdan gelen herkes gibi karantinaya alınmışlardı. Kurallar gereği bir ay boyunca şehre giremeyecekler, kendilerine tahsis edilen binada kalacaklardı. Yabancı ülkelerin insanlarından ya da mallarından gelebilecek hastalıklara karşı bir korumaydı bu. Gelen kral da olsa, tüccar da olsa, bir köylü de olsa bu kurallar onlara uygulanırdı. Prens Ovan’a prenslere layık bir sahilhane tahsis edilmişti. Yine de genç prens böyle saçma formalitelerle uğraşmaktan pek zevk almıyor, her geçen gün daha da celalleniyordu.

“Hala yüzyıllar öncesindeki gibi onlardan korktuğumuzu mu düşünüyorlar? Buraya bir orduyla gelmeyerek büyük bir hata yaptım Alin. Hep senin saçma tavsiyelerin yüzünden! Bu göreve gönderilebilecek onlarca hizmetçimiz varken sen babamı beni yollaması için zorladın! Bu çürümeye yüz tutmuş imparatorluktan, onun ayaklı cenaze Şah’ından bize ne fayda gelebilir ki? Ticaret anlaşmaları peşindeysen, bunları sen de yapabilirdin. Hah! Sana bile gerek yok aslında, katiplerinden bir tanesini Şah’a göndermen yeterliydi. Bir ittifak istiyorsan, altmış senedir savaşmayan bu adamlardan bize ne gibi bir fayda olabilir ki? Kuzey krallıklarından herhangi birisi tüfekleriyle ve toplarıyla Merkez Şehire pikniğe gider gibi yürüyebilir. Tanrısız büyük savaşçılar da ancak seyrederler bu yürüyüşü. Zaten tek yaptıkları bu değil mi? Her şeyi seyretmek. Her yabancılık karşısında ağızları açılmış, bedenleri tutulmuş şekilde bakmak!”

Alin bu sinir krizini alışmış bir hoşgörüyle izliyordu. Prens konuşurken, Denizler Bakanı itidalli bir alçakgönüllülükle yere bakıyor ve prensin siyah çarıklarının yerdeki altın işlemeli halının desenlerindeki dansını seyrediyordu. Prens fark etmemişti, fark etse bile umursamazdı ama bulundukları oda ve bütün konak aslında onlar için özel olarak hazırlanmıştı. Halı ateş devlerine karşı yapılan kahramanca savaşı ġanlatıyordu. Duvarlardaki süslemeler deniz insanlarına karşı Merkez İmparatorluğun zaferini gösteriyordu. En beteri de tavanda Hüsrevi hanedanının asırlar önce Hivret Krallığına karşı kazandığı bir zaferi anlatan altın tozuyla, uzun yatay çizgili harflerle yazılmış destandı. Gece yatıp tavana baktıklarında mumları üfleyene kadar; gündüzleri gözlerini açtıklarında yatakta doğrulana kadar bu destanın en iğneleyici parçalarını görüyorlardı: “Hivret’e kaçacak yer kalmadı”:

“Ve Hüsrev aldı eline teberin
Cûş etti peşinden askerin
Jabat zâhir edince kederin
Hivret’e kaçacak yer kalmadı”

Alin bu destanı Ovan’a anlatmamıştı, prensin de hiç ilgilenip soracağını zannetmiyordu. Zaten bu yazıları okuyamazdı da. Prensin koyu mavi pantolonunun siyah yan çizgilerini takip ederek bakışlarını kaldırdı ve saygılı bir sesle prensi uyarmaya başladı: “Lordum, Hüsrevi hanedanı için seremoniler, semboller ve sayılar her şeydir. Bunlara saygı göstermeniz gerektiğini size daha önce söylemiştim. Burada Dertli Jabat’ı bize bulduracak bir ipucunun peşindeyiz. Şah ile, vezirleriyle, paşalarıyla, büyücüleriyle görüşeceğiz. Kütüphanelerine gireceğiz. Askerleriyle, bilgeleriyle konuşacağız. Bilgi toplayacağız. Jabat hakkında en ufak bir ipucu bulmak ekselansları babanızın bizden isteği. Eğer bizzat siz burada olmasaydınız Dört Işık ile görüşmemize hiçbir şekilde izin verilmezdi. Ama, Hüsreviler büyük yabancı krallara, prenslere ve prenseslere Dört Işık ile görüşme şansını verirler. Sadece onlara. Bunu siz de biliyorsunuz. Bu, size ne kadar çok değer verdiklerinin bir göstergesidir.”

Ovan bunların hepsini defalarca dinlemişti. Ancak, babası Kral Hiran’ın ve Bahtkâr halkının Dertli Jabat’a olan bitmek bilmeyen aşkını ve kayıp tanrıyı bulmak için asırlardır devam eden arayışlarını bir türlü anlamlandıramıyordu. Halkının geleneklerine saygısı vardı, ama asırlar önce kaybolmuş bu tanrının varlığından da bir türlü emin olamıyordu. Aslında Tanrısız Şehir’e gitmeyi kabul etmesinin arkasındaki en temel sebeplerden birisi de buydu. Tanrısız bir halk! Tanrısız bir İmparatorluk!

“Dört Işık denilen şarlatanlar, hiçbir zaman var olmamış bir adam hakkında bize yalanlardan başka ne söyleyebilirler ki?” Gözlerini oturmakta olan Alin’in siyah gözlerine dikti, bakanın oturduğu yere doğru bir iki adım atıp bekledi. Derin bir nefes aldıktan sonra, bakışlarını yavaşça yukarı doğru kaldırdı ve arkasını dönerek, devasa kabul odasının büyük pencerelerine doğru yürümeye başladı. “Sanki Jabat bir gün geri dönecek! Dertli Tanrı! Heh! Dertleri o kadar büyükmüş ki çekip gitmiş işte. Tahtını da boş bırakmış. Boş tahtın tanrısı Jabat!”

Alin hoşgörüyle gülümsedi. Prensinin peşinden o da ayağa kalktı. Ellisini geçmiş, yapılı bir vücuda sahip, enerjik bir adamdı. Sivri bir çenesi, sakin bir yüzü, tepesi bir daire şeklinde tıraş edilip sadece çevresinde bırakılmış siyah saçlara sahipti. İpekli kıyafetler giymeyi sever, özellikle prensin karşısında zengin ve şık görünmekten hoşlanırdı. Dünyada pek çok yer görmüş olan bu eski denizci, gittiği yerlerde çok rahat hisseder ve yerlilerin kıyafetlerini giymeye de bayılırdı. Morlarla süslenmiş siyah ipek bir kaftan giyinmiş, üstüne de koyu yeşil bir pelerin atmıştı. Parmaklarının her birisinde bir yüzük sergiliyordu.

Tam ağzını açacaktı ki, saygıyla içeri giren hepsi Bahtkâr’dan gelen hizmetçiler ev sahiplerinin kendilerine getirdiği en güzel meyvelerden bir seçkiyi, en leziz şerbetler ve en tatlı içkilerle birlikte masalara yerleştirdiler. Alin masadan birkaç hurma seçti ve Ovan’a doğru ilerledi. “Yiyin prensim, Kuzey’de bu meyveyi bulamazsınız. Madem artık buradasınız, biraz zevk almaya çalışın.” Prensin yanına geldiğinde beraber limanı seyretmeye koyuldular.

“Her yıl,” diyerek limandaki gemileri işaret etti Alin “bizim üç mavi hilalli bayrağımızı taşıyan yüzlerce gemi ticaret için bu limana geliyorlar. Buraya bakır, gümüş gibi şeyler getiriyorlar. Buradan kahve, beng madeni ve kendir gibi şeyler götürüyorlar.” Güneşin tepeye doğru yükselmeye devam ettiği, havanın açık ama soğuk olduğu bu kış gününde limanda onlarca ticaret gemisi görülebiliyordu. Hüsrevi Şahlığına bağlı bölgelerden gelen gemilerin ve bayraklarının yanında, uzak yabancı ülkelerden gelmiş tek tük gemi de göze çarpıyordu. Prens Ovan’ı ve Bakan Alin’i getiren gemi de bir ticaret gemisiydi aslında. Alin’in Denizler Bakanı olarak atanmasından sonra gemilerini emanet ettiği tüccarlardan birisinin kendi gemisiydi. “Bir gemi nasıl yapılır prensim hatırlıyor musunuz?”

Ovan gözlerinde hafif bir alınmışlıkla Alin’e baktı. “Ben bir subayım, bakan bey… Donanma için yetiştirilmemişsem de bir geminin nasıl yapıldığını bir tüccardan çok daha iyi bildiğimi düşünüyorum.”

“Evet, elbette” dedi Alin başını özür dileme anlamında hafifçe öne eğerek. “Bir gemi için kereste kadar kendirin de önemli olduğunu çok iyi biliyorsunuz. Bizim deniz gücümüzün bu bitkiden yapılacak halatlara bağımlı olduğunu da. Gücümüzü ayakta tutmak istiyorsak, bu dinsizlerin kendire benzeyen her şeyden otlar yapıp kafayı bulmalarından önce bu bitkiyi ellerinden almamız gerektiğini de anlarsınız efendim.”

Alin’in favori prensi Ovan değildi. Tahtın mevcut varisi de değildi genç prens. Üç erkek kardeşten en küçüğüydü sadece. Tahta dair bir beklentiye sahip olmamıştı hiçbir zaman, buna izin de verilmemişti zaten. O da küçük yaşta kendi isteğiyle orduya girmiş, subay eğitimi almıştı. Akademiden daha yeni mezun olmuş, muzaffer savaşlar hayali kuran bir genç iken bu diplomatik göreve gönderilmek aşağılanmış hissettiriyordu. Alin bunları görebiliyordu. Prensinin tek yönlü ve kafayı savaşla bozmuş bir adam olmasından hiç hazzetmiyordu. Ovan’ın zannettiğinin aksine bu göreve yanında onun yerine ortanca erkek kardeş Kerem’i getirmeyi tercih ederdi. Kerem daha diplomatikti, cesaret gösterileri yerine ışıltılı konuşmaları sever ve karşısındaki hakkında bir şeyler öğrenmeye bayılırdı. “Madem Prens Ovan’ı yanımda gönderiyorsunuz” demişti Kral Hiran’ın kararını duyduğunda “ben de onu bu kör savaşçılıktan kurtarmak için elimden geleni yapacağım.”

Denizler Bakanı, yıllarını denizlere ve ticarete adamıştı. Başka ülkeler, başka insanlar, başka imparatorlar, krallar, şahlar, sultanlar, emirler, prensesler, prensesler, lortlar, vezirler, paşalar; başka limanlar, şehirler, tavernalar, kahvehaneler, kerhaneler ilgisini çekerdi hep. Sadece kendisini taşımayı severdi yanında. Sadece kendisine ve denize samimiyetle bağlanmıştı o. İşine gelirse Kral Hiran’a sırtını döneceğini düşünürdü hep. Bir tehlike anında elini kalbine koyup itaatle eğilmesini isteyen hangi hükümdar olursa olsun bunu yapacağını kurardı kafasında. “Başka bir kral bulabilirsin. Ama kendinden sadece bir tane var” derdi hep. Yine de bencil birisi değildi. Bu düşüncesi kendisine karşı dürüst olmak dürtüsünden kaynaklanıyordu. “İş o raddeye varırsa Jabat’ı bile reddederim” diyorsa da gerçekten ne yapacağını kendisi de kestiremiyordu.

“Jabat’a inanmak güzeldir” dedi prensin uzun süren sessizliğini bozmak isteyerek. İsteksiz bir öğretici havası vardı sesinde. Hayatında büyük bir yeri olmayan bir Tanrı’yı anlatmak zorunda kalmaktan hoşlanmamıştı. Ama her samimi şüpheci gibi karşısındaki tarafından ciddiye alınacaktı. “Büyücülerimizin gücü ve yapabildikleri onun hala bizimle olduğunun bir göstergesi. Hüsrevilerin büyü gücüne kanmayın prensim, kaynağı berbat bir güçtür onlarınki. Kâbus dolu. Güzel şehrimiz Bahtkâr’ı süsleyen dört Bengü Taşı da hala Tanrı’nın gücünü ve korumasını üzerimizde tuttuğunun kanıtı.”

Prens tam bir soru sormaya yeltenmişti ki, Alin devam etti. “Ama Jabat Üç Öncü’den bir söz aldı. Ona yardım etme sözü ve her birimiz bu sözün içine doğduk. Ona yardım edeceğiz. Bunu yanlış anlamanızı istemem Prensim. Kendini feda edici bir yardım değil bu vereceğimiz. Kendimizi düşüneceğiz önce. Güçlü olacağız. Dünyada ayakta kalacağız. Bunun için de ne gerekiyorsa yapacağız. Gemilerimiz için daha fazla kendiri, daha ucuza almak gibi.” Alin etrafına baktı ve hizmetçilerin uzaklaştığına emin olduktan sonra prensin kulağına fısıldadı: “Yeni bir dünya keşfettik, bu dünyayı elimize geçirmek için gemilere ihtiyacımız var. Hem Yeni Dünya’da, hem de burada vakit ve fırsatını buldukça Jabat’ı aramaya devam edeceğiz.”

Ovan ona dönüp bir süre boş boş baktıktan sona sol elini kaldırıp saçlarında gezdirdi. “Yani tam da düşündüğüm gibi babam beni boktan bir ticaret anlaşması ve boş bir Tanrı arayışı peşine yolladı. Harika!” deyiverdi. Alin bir ay boyunca bu konakta kapalı kalıp, sürekli yanında olmak zorunda olduğu bu gence daha fazla dayanamayacağını düşündü bir an. Biraz da prensin aklını dağıtmak için görevinin dışına çıkarak bir şey uydurdu: “Hayır, hayır! O işler benim işlerim. Babanız sizi- ve bunu özellikle burada söylememi istedi- Hüsrevi Şahlığı ile bir askeri ittifak kurmanın faydalarını, Hüsrevilerin ordusunun eksikliklerini ve hangi konularda bizim uzmanlarımızdan faydalanabileceklerini öğrenmeniz için gönderdi. Malum, Uzun Savaş’a Hüsreviler katılmayı reddettiler ve son altmış yılda ordularının gerçek bir savaşta neler yapabileceğini ya da yapamayacağını gören olmadı. Siz onları küçük görüyorsunuz. Bir uzman olarak görüşünüz benden daha değerlidir elbette. Hiç olmazsa ordularına sizin önderliğinizde bir kuvvetle yardım edebiliriz, bu kokuşmuş halkı adam eden yabancı prens siz olabilirsiniz!”

Prens bu fikirden hoşlanmıştı, ama hiç belli etmedi. Yönünü tekrar limana doğru döndü ve denizin sesini dinlemeye başladı. Onlarca kulaç ileride, kızıl yeleklerinin altına siyah gömlekler giymiş, şehirde Damgalılar olarak bilinen bir grup asker bir ticaret gemisine yaklaşıyordu. Önde kızıl bir gemi çapası işaretinin üzerine yazılmış kırk iki sayısından ibaret bir bayrağı taşıyan bu mesafeden bile uçları yukarı dikilmiş gür bıyıkları görünen bir adam duruyordu.

“Aya, kaptan, kırk ikinin payını vermeyi unutma!” diye bağırdı grubun içinden bir tanesi. Liman kış günleri sakin olurdu, damgalının sesi sahilhanenin penceresinde de duyuldu. Damgalılar, Hüsrevi Şahlığının iki önemli askeri kuvvetinden birisiydi. İsimlerini, eğitimlerini tamamlayıp bir bölüğe girdiklerinde kollarına damga vurulmasından alıyorlardı. Damgalılar bölüklerine orta derlerdi. Yeni bir damgalı birden altmış ikiye kadar numaralandırılmış ortalardan birisi tarafından seçilir ve bu ortanın damgasını vücudunda seçtiği bir yere damgalatır ya da dövme yaptırırdı. Eğer damgalı adayı göze batan yetenekli biriyse hangi ortaya gireceği büyük kavgalara sebep olabilirdi. Kırk ikinci orta, Merkez Şehir’in liman bölgesini kontrol ediyordu. Bu yüzden, vücutlarında ve bayraklarında taşıdıkları damga bir çapaydı.

İki Hivretyan da kendilerini denize kaptırmış, kırk ikinci ortanın askerleriyle gemiciler arasında geçenleri dikkat etmeden de olsa izliyorlardı ki, kapının tıklatıldığını duydular. Prens istifini bozmadı ve bu rüşvetçi askerlerden hiçbir şey olmayacağını düşündü. Alin ise kapıya doğru yönelip, içeri giren hizmetliye yaklaştı: “Vezir Memnun sizi bekliyorlar, efendim.”

“Ben veziri görmek istemiyorum” diye bağırdı Ovan. “Bizi hapishaneye tıktığı yetmiyormuş gibi bir de aşağılamak için ziyarete geliyor. Onunla sadece kendi konağında benim için vereceği karşılama sırasında buluşurum.” Alin, Vezir Memnun’u uzun yıllardan beri tanırdı, dolayısıyla Ovan’dan çok farklı düşünüyordu. Zaten deminki konuşmalarında diplomasi işlerini üzerine aldığını söylediğinden Ovan’ın aşağı inmesine karışmayacağına karar vererek hizmetliyle birlikte odadan çıktı. Duvarları halılarla süslü merdivenlerden aşağıya indi. Alt katta karşılama odasına girdi. Memnun iki elini göbeğinde kavuşturmuş, güler bir yüzle onu bekliyordu.

Vezir Memnun onu ilk defa gören herkese çok yaşlı bir bilge gibi görünürdü. Altmışını geçmişti. Gür beyaz sakalları, derin kahverengi gözleri ve yaşına rağmen hala güçlü görünen vücudu saygı uyandırırdı. Vezir ile bir müddet vakit geçiren herkes onun kendiyle aynı boyda olduğunu söylerdi, ama Memnun Alin’den birkaç parmak daha kısaydı. Bugün yeşil kaftanının üzerine bir samur kürk geçirmiş, kırmızı renkli kavuğunu koyu yeşil bir sarıkla çevrelemişti. Alin’e bakarak kollarını iki yana açtı ve “Hoş geldiniz bakan dostumuz” diyerek ona doğru yaklaştı. Alin ise yılların verdiği bir alışkanlıkla veziri görmesine müsaade edildiği her zaman olduğu gibi belini yere paralel olacak kadar eğdi, sağ elinin işaret ve orta parmaklarının dışını yere değdirdi, önce dudaklarına sonra alnına götürerek ayağa kalktı.

“Merasim iktiza etmez bakan dostumuz. Zira muhafızımızı ve küttabımızı yanımızda getirmedik.” Alin tekrar doğrulduğunda vezir yanına gelmişti bile, iki elini Denizler Bakanı’nın beline koyup kendi kafasını biraz arkaya iterek bir kere daha “hoş geldiniz” dedi. “Buyurunuz oturunuz bakan dostumuz. Size ziyaretimin resmiyet babından değil, dostane olduğunu ifade etmeme müsaade ediniz.” Alin bunun ne demek olduğunu hemen anlamıştı. Memnun protokolü delmişti buraya gelerek, söylediği hiçbir şeyin resmi bir görüşmede değeri olmayacağı konusunda Alin’i uyarıyordu. Daha da önemlisi vezirin buraya gelmesini gerektirecek kadar önemli bir durum olmalıydı. Ağzını arayacaktı, ya da ona bir şey teklif edecekti.

“Her ne kadar bu ülkede ev sahibi ben, misafir sizseniz de şu an durumun tam tersi olduğunu biliniz. Sebeb-i ziyaretim sizi görmek ve şu karantina belasını bir miktar da olsa hafifletebilmek. Dediğim üzere, burada dostane bulunuyorum. Eskilere dayanan bir dostu görmeye geldiğimi düşünebilirsiniz.”

Vezir, bakanın koluna girdi ve beraberce sahili gören camların yakınındaki bir divana oturdular. Memnun divanın ortasına geçmiş ve bağdaş kurmuştu, Alin ise görüşme her ne kadar dostane olacaksa bile merasimi bozmak istememiş ve Şahlığın üst düzey yetkilileri ile görüşme şerefine erişmiş her yabancı gibi divanın bir köşesine usulca ilişmişti. “Madem dostane geldiniz vezir efendimiz, şu gariban halimizle de olsa size bir şeyler ikram etmemize izin veriniz” dedi ve ellerini iki defa çırparak içeriye hizmetçilerinden birini çağırdı. Hizmetçi içeri girince sadece git anlamında başını yukarı kaldırması yetmişti, emrinde çalışan herkes gibi ne yapmasını bilirdi o.

“Efendim müşerref olduk. Karantina belasından çıkmaya yakın davetinize muntazırdık, ama bizzat gelip de bizi yücelteceğinizi bilemedik. Bilseydik, ne yaparsak yapalım size yakışmayacağını bilsek de hazırlık yapardık. Ne iyi ettiniz de geldiniz. Sıhhatiniz yerinde mi? Arzın bütün gücünü ve nimetini elinde tutan efendimizin hâl ü hatrın sorarız.”

“Efendimiz iyiler” dedi Memnun sol eliyle uzun sakalını sıvazlayarak. “Kral Hiran hazretleri de iyilerdir umarız. Kendisini ne zaman ansak, Uzun Savaş’taki galibiyetini tekrar gönülden kutlamak murat ederiz. Hardami kralı Annis bizim can düşmanımızdır, bize etmediği kötülük, çıkartmadığı sıkıntı kalmamıştır. Kuzey topraklarımıza çapulcularını musallat eder, memalikimizin paşalarını şahımıza karşı kışkırtır, tüccarlarımızın mallarına el koyar, Jabat’a tapınan tebaamızı galeyana getirir, Merdümcü kullarımızı himaye iddia eder. Şah efendimizin bunlara karşı savaşmamayı seçmesi onun ne kadar selamperver bir hükümdar olduğunu aleme zahir etti. Kral Annis’in kendi ettikleri yetmezmiş gibi, bir de Emir Yali ile ittifak kurdular. Şahı savaşa kışkırtıyorlar. Biz sadece arzda selam olsun isteriz.”

Alin dizlerinin üzerindeki ellerini kaldırıp göbeğinde biraz gezdirdikten sonra dirseklerini kaşımaya başladı. Derin bir nefes alıp nazikçe söze girdi. “Şahruş efendimizin en büyük müttefiki ve can beraber karındaşı haşmetmeap Hiran hazretleridir. Ki bu savaşı da Kral Annis ve Emir Yali’ye karşı Şahruş efendimizin dostluğu hatırına sürdürmüştür. Yoksa bizim toprakta gözümüz yoktur. Biz dahi fakat arzda selam olsun isteriz. Lâkin, Şahruş efendimizin bu savaşta bizim yanımızda yer almamış olması, bitaraftık yolunu tercih etmesi kral efendimizi hayal kırıklığına uğratmıştır. Hüsrevi Şah’ının gücüyle bu savaşı çok daha kolay kazanabilirdik. Yanlış anlamayın vezir efendimiz, Yolun Çocukları ile ve vilayet paşalarınızla yaşadığınız sorunları biliyoruz. Ama biliniz ki, Kral Hiran hazretleri, bütün sorunlarında Şahruş efendimizin yanındadır. Bizi de buraya bunun için gönderdi zaten.”

Vezir Memnun zevkle gülümsedi, biraz toplanıp bacaklarını divandan aşağı sarkıttı ve vücudunu o ana kadar hiç bakmadığı Alin’e çevirdi. “Yolun Çocukları birkaç veletten başkası değildir bakan dostumuz. Şahlığın elinin kiridir. İstediğimiz zaman onların başını ezebiliriz. Vilayet Paşaları da efendimize sonsuza kadar bağlıdırlar. Şeytan Paşa hakkında dedikodular duymuş olabilirsiniz. Zannettiğinizin aksine kendisi Şahruş efendimize karşı en ufak bir tehlike arz etmemektedir. Kral Annis’in kışkırtmasıyla, sınır başı topraklarımızda halka zulmetmiş, köyleri yağmalamış, Merdüm’e tapanları kazıklara oturtmuştur. Ama bütün bunları kendi cahilliğinden ve Hardamilerle aramızda bir savaş kışkırtmak isteyen Kral Annis’in aldatmacasından dolayı yapmıştır. Halkımız ona Şeytan lakabını boşuna takmadı. Şeytan Paşa en kısa zamanda halledilecektir. Zaten şimdiden Şah efendimize arzuhallerin yazmaya başladı.” Memnun tekrar bağdaş kurup Alin’den başka yerlere bakmaya başladı ve ekledi: “Bakan dostumuz bu konuyu en iyi bilenlerdendir. İmansızlar derlermiş, bir haydut taifesinin Bahtkâr yakınlarında zuhur ettiğini işittik. Lakin, Kral Hiran hazretleri onlarla derhal ilgilenecektir ümidindeyiz.”

Bakan Alin cevaba yeltenecekti ki ellerinde şarap kadehleri ve türlü türlü meyvelerle hizmetçiler içeriye girdiler. Vezir Memnun’un önüne üç ayaklı büyük bir sehpa kuruldu, meyveler gümüş tepsilere yerleştirildikten sonra, beyazlar giyinmiş bir güzel hizmetçi kadın altın bir kadehe şarap doldurup vezire uzattı. Memnun kadehi alırken “Bakan dostumuza güvenimiz tamdır” diyerek kadehi ona doğru kaldırdı, kadehin kenarındaki beyitleri seslice okudu. “Kıyafetleri yakışmış. Buralı olsaydı Arındırıcılardan birisi olabilirdi” dedi zevkle kadın hizmetçiye bakarak ve kadehi yudumlayıp geri verdi. Kadın bu sefer, kadehi alıp tekrar doldurdu ve Alin’e uzattı. Alin iki eliyle kendisine uzatılan kadehi alıp başının üzerine kaldırdı ve “Dudaklarımıza değen bu kadehin gölgesinde yaşlanalım” diyerek bir yudum da kendisi aldı. Bu söylediği her ne kadar Merkez Şehir seremonilerinin sıradan bir parçası olsa da yaşlı vezirin kıkırdamasına sebep olmuştu: “Yaşlandık da!”

Bakan Alin ve Vezir Memnun karşılıklı gülerlerken hizmetçiler her şeyi yerli yerine koyup odadan çıktılar. Alin deminki meseleye cevap verme gereği hissediyorsa da ev sahibini gereksiz yere sıkıştırmanın yersiz olduğuna karar verdi. “Size mektuplarımızı ve hediyelerimizi getirmiştik ama resmi bir kabul olmadığı için henüz teslim edemedik. Kral efendimizin istekleri şunlardır: Dostluğumuzun bir nişanesi olarak Prens Ovan’ın ve benim Merkez Şehir’de dilediğimizce dolaşabilmemiz ve istediğimiz kişilerle görüşebilmemiz. Jabat’ın inananlarına verilen imtiyazatın tasdiki. Dört Işık ile görüşmemize izin verilmesi. Prens Ovan ile beraber Damgalılar’ın ve Şah Muhafızlarının tetkik edilmesi- disiplin ve teknik meselelerde kralımız Merkez Şahlığına bütün imkanlarını seferber etmeyi teklif ediyor- kendir ticaretimizin arttırılması ve Hardami Krallığı ve Hari Emirliğine karşı tecavüzi bir ittifak.”

“Tecavüzi?” diye sordu Vezir Memnun şaşkınlıkla. Hüsrevi Şahlığı, bilinen dünyanın en geniş ve en prestijli imparatorluğuydu. Ama ateş devlerinin tanrısı Paretin’i yendiklerinden beri, altmış seneden uzun bir süredir savaşa girmemişlerdi. Kendilerine yöneltilen ittifak tekliflerini hep reddetmişler, Uzun Savaş’ta bile uzun süredir iyi ilişkilere sahip oldukları Hirveti Krallığı’nı yalnız bırakmış ve tarafsızlığı seçmişlerdi. Hükümdarlar ve diplomatlar arasında Hüsrevilerin güçten düştükleri söylentileri dolanıyordu. Şahlıktaki her huzursuzluk üçe beşe katlanarak başka ülkelerde anlatılıyor ve şahlıktan da Şah’tan da “Koca Kurt” diye bahsediliyordu. Kurdun köpeklere maskara olmasının vaktinin çoktan geldiğini düşünüyordu pek çokları. “Neden tedafüi değil? Şahlığımız arzda selam olsun ister. Başkalarına karşı saldırgan bir savaşa girmek istemez.”

Denizler Bakanı, Vezir’in Şah’ın yanındaki en önemli iki insandan birisi olduğunu biliyordu, bu yüzden onu kışkırtmayı seçti: “Bu aziz düşünceleriniz tebriki hak eder efendimiz. Lakin ki, kuzey krallıklarının arasındaki dengeler son savaştan sonra alt üst olmuştur. Son savaşı kazandık, ama bu bize pahalıya mal oldu. Ne toprak olarak ne zenginlik olarak büyük gelirler de elde edemedik. Düşmanlarımızın durumu bizden de beter, bize ödeyecekleri tazminat meselesi bellerini bükmüştür. İçlerine düştükleri beladan kurtulmak için haşa Hüsrevi Şahlığını gözlerine kestirdikleri şayiası dolaşır etrafta. Hüsreviler altmış senedir savaşmamışlardır. Yolun Çocukları denen birkaç çapulcuyla baş edememektedirler. Kendi paşalarına bile söz geçiremezler denir. Efendim, beni mazur görünüz ama, eğer önce biz vurmazsak Şahlık tehlikeye girecektir. Zira hazırlıksız yakalanırsak Kral Hiran efendimiz Şah efendimize yardım edemeyebilir.”

Memnun düşünceli biçimde sakallarını sıvazlamaya başladı. Bunu sakin yapmıyordu, ellerinin de sinirden titrediği belli oluyordu. Buraya başka bir şey için gelmişti, istediğini almadan bağırıp çağırmaya başlamak istemediğinden kendini sakinleştirene kadar sessizce bekledi. Sonra da söze girdi: “Bakan dostumuza her şeyin kontrol altında olduğunu söylemiştik. Hüsrevi Şahlığı zayıf değildir. Koca Kurt, kuzeyli köpeklerin topunu parçalayacak güçtedir.” Bunu söylerken Hirvetileri de bu grup içine koyduğunu açık açık belirtmek için Alin’in gözlerinin içine baktı. “Hüsrevi Şahları bugüne kadar dört Tanrıyı alt etmiştir. Hatırlatmaya ihtiyacınız var sanırım bakan dostumuz. Merak etmeyin, dörtlü tacı gözlerinizle görüp Tanrılarınızın karşımızda aciz olduğunu bir kere daha ikrar edeceksiniz. Paretin’in ateşi hala şehir surlarında yanmaktadır. Tanrı dediklerinizi birer birer yok eden bu devlet, altmış senede yeni yetme krallıklara maskara olacak duruma düşer mi sorarım size?”

Alin cevaba yeltenmeden Memnun ayağa kalktı. “Kral hazretlerinin isteklerini efendimize ileteceğim. Böylece merasimler başladığında hazırlıksız yakalanıp, boşa vakit kaybetmeyiz. Kendir meselesinde bir sıkıntı olacağını zannetmem, Dört Işık ile görüşmenizin detaylarını hazırlamaktayız. Şah efendimiz yabancı kral, prens ve prenseslerle beraber merasim halinde Dört Işık’ı ziyaret etmeyi teamül haline getirmiştir zaten. Tebaamızdan olan hiç kimseye kötü davranılmamıştır. Jabat’ın inananları da olsalar, hatta ölü şarlatan Paretin’e hala inanmakta ısrar edenlerden de olsalar bizim için birdir. Şah efendimize arzuhalin veren herkes Şah efendimizin koruması altındadır. Karantina bitene kadar şehirde dolaşmanıza izin veremeyiz. Ben dahi bu kuralı çiğnemiş bulunuyorum şimdi. İttifak meselesi ise çok su götürür, ama madem dostumuz istemiş mütalaa edelim.” Memnun kafasını hafifçe öne eğerek bu konuyu sindireceğini belli etti.

Bu sırada Alin de ayağa kalkıp ellerini tekrar çırptı ve içeri hizmetçi oğlanlardan birisi elinde bir avuç büyüklüğünde süslemeli bir kutu ile girdi. Alin kutuyu hizmetçinin elinden aldı, oğlanı gönderdikten sonra kutuyu öpüp başına koydu ve vezire uzattı: “Memnun efendimize bizi hoş görüp, müşerref ettikleri için küçük bir hediye.”

“Berhudar olun” dedi vezir kutuyu eline alıp içini açarken. Kutu ağzına kadar şahi altınları ile doluydu. “Zahmet etmenize gerek yoktu.”

İki görmüş geçirmiş yaşlı adam kapıya doğru ilerlerlerken Memnun, Alin’e işaret ve orta parmaklarıyla kulağını yanaştırmasını işaret etti. “Bakan dostumuz, bulduğunuz yeni dünyadan Vezir Damen’e bahsetmeyiniz” dedi ve şaşkınlık içerisinde kalan Alin’e bir daha bakmadan odadan çıkıp konağına gitti. Bakan Alin, Vezir Memnun’un sadece bunu söylemek için geldiğini hemen anlamıştı.
When the Overlord is overworked, he may overreact...
Resim
Kullanıcı avatarı Panopticon
Emekli
Emekli
 
Mesajlar: 607
Kayıt: 11 Eyl 2012, 18:50

Re: [Bengü Taşı] Bölümler

Mesajgönderen Panopticon tarih 01 Şub 2019, 20:37

III. Yirmi Sekizin Yeni Muhafızı, Merkez Şehir


“Bizi besleyen her kepçe şahımızın şanını arttırsın.” Ocağın yemekçisi Akmaç kepçeyi kazana daldırıp, önündeki damgalının kabına çorbadan dökmeye başlamadan önce her defasında bunu söylüyordu. Yirmi sekizinci ortada asker olmayan tek kişi bu göbekli, yaşını başını almış, ağır hareket eden kısa boylu adamdı. Aslında o da bir asker olmak üzere katılmıştı Damgalılara ama ne nişancılığı iyiydi ne de kılıca davranınca bir şey başarabiliyordu. Yirmi sekizin Akmaç’ın gençliğindeki muhafızı Misak “bu şişkodan bir cacık olmaz” diye söylenirken edindiği fikirle “madem cacık olmuyor, bari cacık yapsın bize” diyerek genç adamı mutfağa göndermişti. Damgalı ortalarında işi sadece yemek yapmak olan tek kişi muhtemelen Akmaç’tı. Ömrü boyunca da bundan bir defa olsun şikâyet etmemişti. Zaten, yirmi sekizin damgalıları onu severlerdi. Güzel yemekler yapıyordu. Askerler arasındaki söylentilere göre, yaparken de bir güzel yiyordu. Bunun en büyük şahidi muhtemelen göbeğiydi.

“Bütün övgüleri şahımız hak eder” dedi doldurulan kabın sahibi Nejla. Bugün sıradan bir yemek günü değildi. Alışılmışın aksine Nejla’nın önünde ya da arkasında uzun bir asker kuyruğu yoktu. Herkes önce onun yemesini ve söyleyeceğini söylemesini bekliyordu. Yirmi sekizin muhafızı değişiyordu bugün. Yolun Çocuklarına karşı yürütülen bir seferde eski muhafız Arev öldürülmüştü. Yerine aynı seferin kahramanı olan ve yirmi sekizde herkesin gururla andığı Nejla seçilmişti. Damgalı ortalarında seçimler ortanın üyeleri tarafından yapılırdı. Birisi kendisini öne çıkarır ya da diğer damgalılar tarafından “Ortamızın muhafızı olmayı Nejla hak eder” denilerek önerilir ve öneriyi takip eden “Beli” ya da “Olmaz” bağırışlarından baskın çıkana göre karar verilirdi. Ortanın onayladığı muhafız, Vezir Memnun ya da Vezir Damen’e bildirilir, Şahın da onayını alırsa ortanın ocağına bir kazan çorba gönderilir ve yeni muhafızın sunulan çorbadan yemesi beklenirdi. Şahın çorbasını yemek, şahı kabul etmek demekti. Şahın çorbasını reddetmek ise ona karşı isyan anlamını taşıyordu. Damgalılar bir Şah’tan memnun olmadıklarında kendilerine gönderilen yemeği köpeklere yedirirler ve sokaklarda “Köpeklerin Şahı” diye bağırarak dolaşırlardı.

Nejla, saçları kısa kesilmiş, kırklı yaşlarının başında bir nuhbe idi. Nuhbeler, genç yaşlarında, kadın olmayı reddedip ömürlerinin geri kalanında erkek gibi davranmayı seçen, bunu açıkça ilan eden ve o andan itibaren herkes tarafından bir erkek olarak muamele gören kadınlara verilen isimdi. Bir nuhbe olmak, teoride bir kadının askerlikten vezirliğe kadar bütün mesleklere ve toplumsal statülere kavuşmasını kolaylaştıran bir şeydi. Nejla da on altı yaşında bir genç kız iken yaşadığı bir kalp kırıklığı sonucunda nuhbe olmayı seçmiş, damgalılara katılmış ve kendi ocağında saygı duyulan birisi olmuştu. O kadar saygı duyuluyordu ki ona, Damgalıların tarihindeki ilk kadın -günlük hayatta bir erkek muamelesi görse de, fısıltılarda herkes hala ondan kadın diye bahsediyordu- orta muhafızı olmasına yoldaşları can-ı gönülden destek vermişlerdi. Nejla aldığı kâseyi bir dikişte sonuna kadar bitirip yere çaldı ve sol omzundaki gerilmiş bir yayın içinde bir tüfeği resmeden damgasına işaret ederek “Yoldaşlar, Muhafız Arev’in kanını yerde bırakmayacağız, yollu orospu çocuklarını teker teker biçeceğiz inanın bana” diye seslendi. Muhafız olmasının ilk anlarında böylesine bir heves göstermesi yirmi sekiz ocağında çılgın sevinç gösterileriyle karşılanmıştı.

Ocaktan yayılan bu sevince ve neşeli bağrışmalara rağmen moraller çok da yerinde değildi. Örümcek ormanlarına yapılan ardı arkası kesilmeyen seferler bir işe yaramıyordu. Yolun Çocukları denen isyancılar Şahlığa büyük sıkıntılar yaşatıyordu. Onlar yüzünden, Merkez Şehir ile Kenaniye arasındaki yol çok tehlikeli hale gelmişti. Askerler geldiklerinde ormanlara saklanıyorlar, etrafın güvenli olduğunu düşündükleri anlarda yola dadanıyorlardı. Eskiden birkaç kişi halinde dolaşan küçük gruplara saldırırlardı. Yakın zamanda giderek daha büyük gruplara, hatta büyük askeri kalabalıklarla korunan kervanlara da saldırmaya başlamışlardı. Ormanda bilinmeyen ve pusu kurmuş bekleyen bir kuvvete karşı savaşmak zaten zordu, bunlar bir de büyü kullanıyorlardı. Büyü gücü, bilinen memleketlerde çok da yaygın olmayan bir güçtü. Sadece çok güçlü ve dirayetli insanlar büyüyü kontrol edebiliyorlar ve bu gücü kullanmaya çalışırken yok olmuyorlardı. Merkez Şehir’de bile büyücü denilebilecek insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmezken, Örümcek Ormanları’nda bu kadar çok büyü kullanılabilmesi Damgalı muhafızlarını şaşırtıyordu. Daha beteri ise ne vezirlerin ne de müşavirlerin Yolun Çocukları işini ciddiye almamasıydı. Bu durumu, alelade bir yol kesme hareketi olarak görüyorlardı. Baş etmek için bir orta seçiyorlar ve orta muhafızını otuz kırk kişilik bir damgalı grubuyla gönderiyorlardı. Bu gruplar genelde hiçbir şey yapamadan dönüyor, ağır kayıplar alıyor ve gördüklerini Baş Muhafız’a anlatıyorlardı. Ancak ne Baş Muhafız ne de başkaları anlatılanlara pek önem vermiyor, birkaç hafta geçince bir başka grubu daha gönderiyorlardı. Nejla’ya öyle geliyordu ki, bu seferlere sadece gözden çıkarılan ortalar ölmeleri için gönderiliyordu. Yoksa, ormanın birine saklanmış bir eşkıya grubunun onları ciddiye alan Damgalılar ile boy ölçüşmelerine imkân yoktu!

Nejla tasını fırlattıktan sonra gidip ocaktaki yoldaşların oturması için yere serilmiş sofralardan bir tanesine otururken, demin heyecanla onu destekleyen damgalılar yemek kuyruğuna girdiler. Aralarında Örümcek Ormanları’ndaki sefere katılmış olanlar her ne kadar daha sessiz ve moralsiz hareket ediyorlarsa da yaygın bir heyecan kâgir barınağın aşevinde hissedilebiliyordu. Sıradakiler birbirlerine türlü el şakaları yapıp şamata koparıyorlar, yeni muhafızlarıyla tarihe nasıl geçeceklerini, kırk ikiye haddini nasıl bildireceklerini konuşuyorlardı. Nejla ise onlara bakıyor, ormanda gördükleri hakkında ne yapabileceğini düşünüyordu. Şimdi bir muhafız olmuştu. Diğer muhafızlarla beraber Altmışlar Meclisi’nde söz hakkı vardı artık. Ama altmış kişiden birisiydi sadece ve yeterince destek almadığı sürece sözünün mecliste hiçbir geçerliliği olmayacaktı. Hele ki Baş Muhafız Kara Fırtına Nardin varken. Kara Fırtına yaşlı ve tecrübeli bir adamdı. Paretin Merkez Şehir’e saldırdığında tanrının karşısına dört ışıkla birlikte çıkan yedinci ortanın şimdiki muhafızıydı. Ateş devlerinin tanrısıyla savaşan nesilden hayatta kalan birkaç kişiden birisiydi. O neslin yaptıklarının şanı hayatta kalanlarla beraber Kara Fırtına’nın eğittiklerine de aktarılmıştı. Bunun üstüne Kara Fırtına’nın İblis Paşa ile boy ölçüşebilen tek komutan olduğu gerçeği de eklenmeliydi tabii ki. İblis Paşa’yı Seva şehri önlerinde dize getirerek, Şahlık ile Hardami krallığı arasındaki savaşa bizzat Kara Fırtına engel olmuştu. O bile tehlikeyi küçümsüyorsa, ne yapabilirdi ki Nejla?

“Hivreti bayraklı bir gemi gelmiş. Çok önemli birisini taşıdığı söyleniyor. Kırk iki, iyi hava parası almıştır onlardan” diyerek Nejla’nın yanına oturdu Damio. Yirmili yaşlarında bir genç adamdı. Nişancılığı bizzat Nejla’dan öğrenmiş ama hocasını geçmekte zorlanmamıştı. Siyah gözleri çok iyi görürdü. Bir sefere çıktıklarında grubun en arkasında durur, en kritik yerlerde müdahale ederdi. Örümcek Ormanları’ndaki seferde de Muhafız Arev’i öldüren büyücüyü ilk o fark etmiş, boynundan vurarak yere sermişti. Kirli sakallı, sivri çeneli suratı bir türlü durulmak bilmeyen sivilce izleriyle girintili çıkıntılıydı. Yirmi sekizin sembolünü göğsüne dövme yaptırmıştı ama kış günleri gösteremediği için kıyafetlerinin üzerine de işletmişti. Bu genç adam için yirmi sekizinci ocak her şeydi.

“Limanı tamamen ele geçirdiler. Kara Fırtına ses etmiyor. En büyük paralar hep limanda dönüyor. Böyle giderse Kara Fırtına’dan sonra Uzun başa geçecek. En yeni silahları alıyorlar, gençler de onların sundukları fırsatları görüp hep kırk ikiyi seçiyorlar. Sayılarının yüz elliyi aşmasına bile izin veriliyor. Nasıl baş edeceğiz bilmiyorum.” Nejla’nın sesinde “zaten yeterince dertliyim, bir de sen yeni sorunlarla gelme üstüme” tınısı duyuluyordu.

“Demirciler hala bizim yanımızda” diyerek Damio’nun karşısına oturdu Mano. Damgalıların en büyük gelir kaynağı Şahlığın farklı bölgelerindeki şehirlerde zanaatkarlarla yaptıkları anlaşmalardı. Anlaşma sahibi orta, zanaatkarın kapısına ortanın sembolünü asar, zanaatkara koruma ve zora düştüğünde finansal ya da askeri yardım sunar, karşılığında da bir vergi alırdı. Bu anlaşmalar genellikle loncalarla yapıldığı için tek tek kişilerle uğraşmak zorunda kalmazlar ve vergilerini direkt loncadan toplarlardı. Bazen zalimce olabilen bu anlaşma, genelde iki tarafın da memnuniyeti esasına dayalı çalışırdı. Hatta pek çok zanaatkar bir yakınlık belirtisi olarak bağlı oldukları ortanın sembolünü vücutlarına kazıtırlardı. Kırk ikinin en büyük başarısı herhangi bir lonca sistemine bağlı olmayan limanları ve yabancı gemileri kendi ellerine geçirebilmekti. Kırk ikinin limanların kontrolü için Şah Muhafızları ile çatışması gerekmiş ama Uzun denilen Doğu isimli muhafızının becerisi, açgözlülüğü, kurnazlığı ve de bağlantıları sayesinde orta, şahtan af sağlamış ve limanı kontrol etmesne göz yumulmasını garanti etmişti.

Mano, Uzun’a hayranlık beslerdi. Damio ile kan kardeşi idiler ve yaşları aşağı yukarı aynıydı. Kardeşinin aksine gözü daha dışarıdaydı ve yirmi sekizin kurallarını ve şanını pek önemsemezdi. Ona kalsa, kırk ikilerle sokak ortasında çatışmalılar, onların limanda yaptıklarını şehrin diğer bölgelerinde yapmalılardı. Madem para kazanıp güç elde edilebiliyordu, yirmi sekiz de bunu yapabilirdi. Mano orta boylu bir adamdı. Yüzünde ve boynunda tam üç tane yara izi bulunuyordu. Bu yaraların çoğunu meyhane kavgalarında, fahişe sahiplenme dalaşlarında ve oğlancılık yaparken yakalanmalarında almıştı. Çatışmada bir defa karnından yaralanmış, kendisinin de anlayamadığı bir şekilde ölmemişti. Bu onu korkutmak yerine daha da aykırı olmasına sebep olmuştu.

“Evet, demircileri kaybetmememiz lazım. Kırk iki er ya da geç palazlanacak ve diğer ortaların alanlarına saldıracak. Müttefiklere ihtiyacımız var. Diğer ortalardan ya da loncalardan bizi destekleyecek kişiler bulmalıyız. Ama elimizdekileri de kaybetmemeliyiz.” Nejla sonra Mano’ya döndü, yere değen sağ dizini havaya kaldırıp omzunu dizi üzerine bastırarak işaret parmağını ona doğru salladı ve adama tehditkâr bir uyarıda bulundu: “Bu yüzden onlara iyi davranmaya devam etmeliyiz. Onlar da bizim yoldaşlarımız.”

Mano söyleneni pek umursamadan kasesine gömüldü. Kendine has fikirleri vardı, evet. Ancak hiçbir zaman hem kardeşi Damio’yu hem de Nejla’yı aynı anda karşısına almayı düşünmemişti. Sadece daha güçlü olmak istiyordu. Kardeşi ve yeni muhafızı ile beraber en üsttekilerden, ezilenlerden değil ezenlerden olmayı diliyordu. Zaten Uzun gibi davranmak istemesinin arkasındaki en önemli sebep yirmi sekizi, kırk ikinin önüne geçirme isteğiydi.

“Bugün en iyi gençleri biz kapmalıyız.” Teraşlı dedikleri Ado ismindeki bir damgalı yanındaki Amar ile konuşuyordu. Ado, kuzeydeki Teraş şehrinden geliyordu. Babası bir koyun tüccarıydı. Zamanında saraya koyun getirmekle görevlendirilmiş, Teraş civarında bulabildiği bütün koyunları toplayarak Merkez Şehir’e gelmiş, bir daha da dönmemişti. Babasıyla şehre gelen Ado, babası aldığı parayla giriştiği bütün işleri birer birer batırınca, on beş yaşındayken çareyi Damgalılar’a katılmakta bulmuş, on beş senedir de yirmi sekize hizmet etmişti. Şahlığın, Serhat diye isimlendirdiği şu an İblis Paşa’nın elinde tuttuğu, Hardami Krallığı’na komşu bölgenin halkı gibi sarışın, yeşil gözlü ve uzun boylu yakışıklı bir adamdı.

“Seferde on beş kişi kaybettik. İlk gelenleri almak bizim hakkımız” diye cevap verdi Amar ve sofradakilere başlarıyla selam vererek ikisi de yerlerini aldılar. Böylece Yirmi Sekizin Uluları denen beş kişi masada yerini almış oluyordu. Amar, güneyden, Küçük Sahra’dan geliyordu. Şahlık insanlarının pek karşılaşmadığı ve haklarında çok şey bilmedikleri kabilelerden birine mensup bu siyahi adam orta boylu, kare suratlıydı ve kıvırcık kısa saçlara sahipti. Masadakiler arasında en iyi kılıç kullanan oydu. İkili arasındaki konuşma, bugün Semender Taşı meydanında Damgalılar’a katılacak genç insanları seçmek için yapılacak İltihak Merasimi hakkındaydı. Azılı suçlulardan, kimsesiz gençlerden, yoksul çocuklardan, dünyaya küsmüşlerden, aç kalmışlardan ama aynı zamanda büyüklük hayali kuranlardan, Şaha hizmet etmek isteyenlerden ve halk arasında cesaret ve savaşçılığıyla nam salmış insanlardan oluşan her yaştan bir grup insan Damgalılara katılmak için hünerlerini sergileyecekler, güreşecekler, kılıç oyunu oynayacaklar, okla ya da tüfekle nişancılıklarını gösterecekler ve ortalardan birisinin kendilerini seçmesini ümit edeceklerdi. Nejla ve Yirmi Sekizin Uluları, burada göze batan yetenekli savaşçılardan birkaçını kapabileceklerini ümit ediyorlardı. Ancak bu kolay bir uğraş değildi, çünkü en iyileri birden çok orta istiyor ve göz koyduklarını kapabilmeleri için bazen dövüşmeleri bile gerekebiliyordu.

“Gelen Hivreti gemisinde, Hivreti veliahdının olduğunu duydum” dedi Teraşlı keyiflice gülerek. “Şahımıza arzuhalin sunmaya gelmiş.”

Teraşlı’nın söyledikleri, sofrada alaycı gülümsemelerle karşılandı. Her damgalı gibi onlar da Şahlığın muazzam gücüne inanıyor, dünyada onun karşısında durabilecek hiçbir güç olmadığını biliyorlardı. Dört tane tanrıyı tarih boyunca yenmemişler miydi? Daha bir nesil önce ateş devlerini ve tanrılarını bu şehrin surlarında bozguna uğratmamışlar mıydı? Şehri süsleyen dört tane bengü taşı bunun kanıtı değil miydi? Kuzeyli barbarlar Şah’ın karşısında ne yapabilirlerdi ki? Mevcut hükümdar Şahruş barış istiyordu, kuzeylilerin hala ayakta olmasının tek sebebi de buydu.

“Bir gün bütün taçlı başlar Şahruş efendimize arzuhalin sunacaklar” dedi Nejla inançla. Şah’a arzuhal sunmak Hüsreviler için bir bağlılık yeminiydi. Çünkü insan arzuhaline şahı överek başlar, yazısına “en kudretli, en şefkatli” diye girerdi. Bu Şahlığın törensel yazışma tarzında ancak yabancıların tanrıları için kullanılabilen bir girişti. Arzuhal daha sonra, insanın elindeki bütün nimetlerin ve fırsatların şahın sayesinde olduğunu kabul eder, şahtan sonsuza kadar korumasını üzerinden eksik etmemesini dilenirdi. En sonunda da ne istiyorsa insan, onu belirtirdi. Arzuhali en büyük vezirden, en düşük köylüye kadar herkes yazabilirdi. Böylece Şahın koruması altında herkes eşit olurdu. Arzuhali bir yabancı yazarsa Şahın himayesi altına girmiş sayılır ve onun tebaasından kabul edilirdi.

Bütün özgüvenlerine rağmen sofrada arzuhal meselesine şüpheci yaklaşanlar da vardı. “Hivret kralı Hiran Uzun Savaş’ı kazandı. Hem de iki hükümdarı tek başına alt etti. Tamam, tanrılar karışmamış olabilir bu savaşa. Ama Hiran’ın gücü hakkında çok şey söylüyor bu durum.” Mano önündeki tabağı bitirmiş, sofradaki somundan kopardığı bir parçayla tabağın dibini sıyırmış, kollarını arkaya atıp iki avucunu yere bastırmış biraz yayılmış halde tartışmaya girmişti. “Ciddiye alınmayı hak ediyor.”

“Hüsrevilerin ve Damgalıların tarihi de ciddiye alınmayı hak ediyor” diye itiraz etti Teraşlı. “İlk Damgalı komutanı Kenan’ın kuzey ülkelerini birer birer fethettiğini hatırlatmamız mı gerekiyor? Kral Hivret’in Şah Hüsrev’den ağlayarak af dilediğini mi unuttuk yoksa? Çok uzak geçmişe gitmeyelim. Bundan kırk yıl önce ateş devlerinin tanrısını yine biz yenmedik mi? Bu alt ettiğimiz kaçıncı tanrı? Deniz insanlarının tanrısı Nu’yu da sulara biz gömmedik mi? Örümcek Ormanları’nı Mütev’e mezar eden de Komutan Kenan değil miydi? Kuhistan dağlarında kendine tanrı diyen Dai’yi de Hüsrevi şahı Şahban alt etmedi mi? Biz ne bir kraldan ne bir tanrıdan korkarız!”

Nejla ve Damio onaylayarak başlarını salladılar. Mano ve Amar ikna olmuş görünmüyorlardı. “Kahvelerde, meyhanelerde, limanlarda yabancılar hep bir şeyi söyler dururlar dedi” siyahi adam. “ ‘Madem bu kadar güçlüydü Hüsreviler, neden müttefiklerimiz uzaktadır, savaşa girersek bütün düşmanlarımızla aynı anda karşılaşmak zorunda kalırız diyerek ittifaklarını bozdular?’ Savaşta yeni fenler bulduklarından bahsederler. Hatta bazıları yeni bir bengü taşı bulunduğunu ve bunun savaşı bitirerek Kral Hiran ile Kral Annis’in barışmasını hızlandırdığını söylerler. Bizim anlayamayacağımız bir savaş fennini anlatıyormuş bu yeni bengü taşı. Hardamiler ile Hivretiler bu fenni kendilerine saklamak için paylaşmışlar ve hemen barış yapmışlar.”

Bengü taşı konusundaki dedikoduları sofradaki herkes duymuştu, ancak inanmak istememişlerdi. İnansalar bile nasıl tepki vereceklerini bilmiyorlardı. Bengü taşları insanların hatırladığı tarihten çok çok öncelerine dayanıyordu. Bugün bile çıkarılan ve beng denen büyülü madenden yapılmışlardı. Beng madeni, Şahlıkta özellikle büyücüler tarafından büyü gücünü kullanırken yok olmaya karşı kendilerini korumak ve gücü kontrol edebilmek için takılıyordu. Yüzük, bilezik, kolye, halhal gibi şekillere sokulabiliyor ve aksesuar olarak kullanılabiliyordu. Ancak bengü taşları tamamen farklı amaçlarla yapılmışlardı. Devasa bloklar halinde; on, on beş insan boyunda, etrafını on kişi ellerini birleştirerek ancak sarabilecekleri kalınlıkta dört yüzlü taşlardı bunlar. Normalde beng madeni hiçbir zaman böyle bütün halinde çıkmıyordu. Bir zamanlar insanlar ya da başka varlıklar bu taşları dünyanın değişik yerlerine dikmişler ve üzerini yazılarla süslemişlerdi. Şah Hüsrev’in Fevaz adındaki veziri bu köşeli yazıların anlamını ilk çözen kişiydi. Bengü taşlarını yapanlar her kimse, keşfettikleri şeyleri yazmışlardı bu büyülü anıtlara. “Biliyorduk” diye başlıyordu her birisi ve bildiklerinin ne olduğunu anlatıyordu. Bu taşları sadece büyü konusunda eğitim almış mahir kişiler ve tanrılar okuyabiliyordu. Fevaz’ın bulduğu ve okuduğu taş Yelken Taşı olarak bilinirdi ve yelkenli gemilerin nasıl yapılacağını ve nasıl idare edileceğini anlatıyordu. Hüsrevi Şahları bu tekniği öğrenip onda ustalaştıktan sonra hızlıca dünyaya yayılmaya başlamışlar ve genişlemelerini buldukları başka taşlarla da desteklemişlerdi. Demir Taşı olarak bilinen bir başkası demir madeninin nasıl eritileceğini ve şekillendirebileceğini anlatıyordu. Şehirde Semender Taşı olarak bilinen ve Damgalılar için özel bir öneme sahip olan taş, barutu bildiklerini anlatıyordu ve barutun silahlarda nasıl kullanılacağını açıklıyordu. Bu taşlar Hüsrevi Şahlığının mucize yayılışında temel rolü oynamışlardı. Ancak çok geçmeden Hüsrevi şahları dünyadaki başka kralların ve tanrıların başka taşları bularak kendilerine karşı durabildiklerini fark etmişlerdi. Kendi bilgileri de zaten birkaç sene içerisinde onları gören insanlar arasında yayılıyordu. Bu yüzden de diğer hükümdarların yeni bengü taşları bulma ihtimalleri kaygıya yol açıyordu. Bulunduğu yönündeki dedikodular da ciddiye alınıyor ve yeni bilginin bir an önce alınabilmesi için hırslı bir yarışı başlatıyordu.

“Dünyada başka bengü taşı yok” dedi Mano küçümser bir kesinlikle. “İki sahranın da en ücra kısımlarına kadar arandı, dağlar, ormanlar alt üst edildi. En son taşın ne zaman bulunduğunu bile kimse hatırlamıyor. Birdenbire bir savaşın ortasında bengü taşı çıkacak ha!” avuçlarını kaldırıp doğruldu ve sofranın üzerine eğilip ciddiyetle diğerlerini süzdü. “Hivretyan dangalakları görseler de tanıyamazlar zaten bengü taşını: ‘Kumandanım! Bir taş bulduk. Upuzun kapkalın, göğe doğru uzanıyor. Yeryüzünün aleti bu olmalı! Ulu Jabat, yeryüzü göğü sikiyor!’” Sofradaki herkes konuşmanın burada son bulduğunu kabul ederek gülmeye başladı.

Bir müddet sonra “İltihaka kimler gidecek?” diye sordu Teraşlı.

“Hepimiz gidiyoruz” dedi Nejla, diğerlerini şaşırtarak. Çünkü genelde, ululardan sadece birkaçı giderdi. Muhafızlar ise çoğu zaman gelmezler, yeni üyeler bulma işini yardımcılarına bırakırlardı. “Bakmayın bana öyle. Bir sürü yoldaş kaybettik. Bugün sivrilen kim olursa biz kapacağız. Gerekirse dövüşeceğiz, silahlarımızı çıkaracağız. Gözümüze kestirdiğimiz kimseyi kaybetme lüksümüz yok. Ancak hepimiz birden gidersek istediğimizi alabiliriz.”

Hepsi ona hak verdiler. Yine de Teraşlı ve Amar’ın gözlerindeki kaygı çok açıktı. Diğer ortalardan birkaçının da tam kadro gelmesi ya da Kara Fırtına’nın bizzat meydana inmesi durumunda ne olacağını düşünüyorlardı. Kapışmaya hazırlardı, ama Mano’nun aksine hevesli değillerdi. Hem bir kavga çıkarırlarsa ve yediden ya da kırk ikiden üst düzey birini öldürürlerse, bağlantıları onları kurtarmaya yetmeyebilirdi. Bu da ceza almalarının yanında, aralarına katmak için kan döktükleri acemiyi de kaybetmeleri anlamına gelirdi.

“Toplanın yoldaşlar” dedi Nejla, sofraya yayılmaya başlayan kaygıya fırsat vermemek için.

“Somunu bitirmemişsiniz, biri şunu da yesin” dedi Damio. Mano, ona baktı. Somun önündeydi ama daha da yemek istemiyordu. “Kalıversin o da kardeşim” diye çıkıştı.

“Şahın yemeğini ret mi ediyorsun?” diye şakayla karışık sordu Damio. Ancak gereğinden daha sesli söylemişti ve maalesef yemekhanedeki herkesin sessizleştiği bir ana denk gelmişti. Bu da bakışların onlara yönelmesine sebep oldu.

“Tamam lan tamam. Bak yanıma alıyorum. Heybeme attım amına koyayım, gördün mü? Şahın yemeğine yer açıldığında yerim. Kabulümüzdür. Ama mideme biraz daha yemek kabul edersem, beni dinlemeyip şahın yemeklerini berbat bir hale getirip yerlere saçacak. Bu daha büyük saygısızlık. Bunu mu istiyorsun?” Abartılı hareketlerle somundan kalanı heybesine tıkıştırdıktan sonra ayağa kalktı.

“Silahlarımızı alıyor muyuz?” diye sordu Amar.

Nejla başıyla onayladığında herkes ayağa kalkmış, silahlarını bıraktıkları yerlerden almaya yönelmişlerdi. Nejla beline yatağanını taşıyan kemeri taktı. Sonra kuşağına bir de piştov sıkıştırdı. Damio bunun şehir içinde kalabalık ortamlarda çok işine yaramayacağını düşünse de tüfeğini sırtına astı. Mano’nun kuşağı hançerlerle süslüydü, bir de yatağan taşıyordu. Teraşlı bir piştov ve hançer aldı. Amar’ın kemerinde birbirinden farklı boylarda bir kılıç, bir yatağan ve bir pala vardı. Havanın soğuk olduğunu bildiklerinden omuzlarına birer tane de kürk atıp kapıdaki gardiyanların saygılı bakışlarının arasında kâgir binadan dışarı çıktılar. Merkez Şehir’in ılıman ikliminde görülebilecek en soğuk günlerden birisiydi. Hava, birkaç gündür güneşli olmasına rağmen, sanki bugün özellikle kapalı ve soğuktu. Havada yere doğru üşengeççe süzülen tek tük kar taneleri de görünüyordu.

“Bugün hevesliler için zor bir İltihak olacak” diye mırıldandı Nejla. “Bu soğukta gelip de seçilen herkese saygı duymak lazım. İyi yoldaşlar bulacağız.”

Şahın sarayını karşıdan gören bir tepenin üzerine kurulmuş Demirciler Çarşısı içerisinde harlanmış ateşe damlayan su ve örse vurulan tek tük çekiç sesleri arasından çıkıp birkaç mahalle geçtiler. Dar sokaklarda her yabancı gördüklerinde havlamaya başlayan köpekler, alıştıklarından olacak, onları gördüklerinde kuyruklarını sallayıp dillerini dışarı çıkarmaktan başka bir şey yapmadılar. Birkaç dakika sonra sarayın bulunduğu tepenin üstüne doğru çıkıyorlardı. Sarayın bulunduğu düzlüğü süsleyen, sarayın dış avlu surlarının dışında, şehir merkezinin sınırlarını belli eden bengü taşlarını her yerden görebiliyorlardı. Ancak bu onlar için alışıldık bir görüntü olduğundan hiç kimse başını kaldırıp da bakmıyordu. Semender Taşı sarayın batıya bakan tarafında, tepenin denize bakan uç noktalarından birisine dikilmiş; etrafında da büyükçe bir meydan açılmıştı. Yirmi sekizin uluları Semender Meydanına geldiklerinde aralarında pek çok damgalının da bulunduğu bir kalabalıkla karşılaştılar.

Semender Taşı yaklaşık on iki kişi boyunda bir Bengü Taşı idi. Doğu tarafında taşın üstüne dört bacağıyla sarılmış, kuyruğu yere değen, kafası taşın tepesinden denize bakan bir semender vardı. “Biliyorduk” ile başlayan hikâye semenderin sırtında anlatılmaya başlıyor, sırasıyla güney, batı ve kuzey taraflarında devam ediyordu. Etrafındaki geniş alanın uçlarına birkaç damgalı çadırı koyulmuştu. Nejla kuzey tarafında bir çadırın üzerinde kırk ikinin çapalı bayrağını seçebiliyordu. “Acaba Uzun’da burada mı?” diye düşündü. Sonra da bu işi ciddiye alıp çadır koyacak kadar ileri giden diğer ortalara baktı. Uzaktan güney tarafında on yedinin ucu sarı bir ateşle yanan kırmızı yağ lambalı bayrağı, yirmi üçün doğan güneşi, elli altının kırmızı eli görülüyordu. Biraz daha yaklaştıklarında acemi adaylarının meydanda biriktiğini, etraflarında damgalıların ve sıradan halkın oluşturduğu genişçe bir çember kurup onları izlemek için hazırlandıklarını fark ettiler. Nejla çemberde birikmeye başlayan kalabalığı yararak kendisine önlerde bir yer edindi, arkasından da yoldaşları geldiler.

Meydanın denize bakan batı tarafına hedef alınabilecek kutu, sikke gibi nesneler, samandan bedenleri, zeytinden gözleri olan adamlar ve birkaç tane nişan taşı yerleştirilmiş, bu noktaya yeterince mesafede olduklarını düşünen birkaç kişi ellerinde yayları, piştov ve tüfekleri bekliyorlardı. Aralarında elinde ufak bıçaklar tutan bir kişi bile vardı. Nejla’nın olduğu tarafa daha yakın bir bölgede, Bengü Taşının doğusunda daha büyük bir kalabalık birikmiş ve bunlardan bazıları birbirlerine dalaşmaya başlamışlardı bile. Çoğu tahtadan sopalar ya da kılıçlar tutuyordu, bir sakatlık çıkmasın ümidiyle ellerindeki kesici aletler alınmıştı belli ki. Bu grubun içinde Uzun’dan bile daha uzun, oldukça yapılı bir adam göze çarpıyordu. Heyecanla güreşe girişmiş ya da birbirlerine tahta kılıç ve sopalarıyla hamleler yapan kalabalığın içinde bu adam çok açık bir şekilde belli oluyor; kendisine yaklaşana bir yumruk ya da tekme savuruyordu. Onu ölçmeye çalışıp bacaklarını sarmak için hamle yapan yapılı sayılabilecek bir adamı belinden kavrayıp havaya kaldırmış ve yere çalmıştı.

“Buna ne dersin?” diye sordu Mano bu adamı göstererek.

“Seferlerde hedef tahtası olarak önümüze mi dikeceğiz lan?” diye cevapladı Nejla. “Yetenek, disiplin ve bağlılık. Bize gereken bunlar” diye geçirdi içinden. Ama birazdan olacağı tahmin ettiğinden beklentiyle izlemeye devam etti. Çok geçmeden de Uzun’un “Âlâ, âlâ, âlâ!’ diye bağırarak kalabalığı yarıp adama yaklaştığını gördü. Pahalı kürklere sarınmış, kafasına bir kürklü kalpak geçirmiş muhafız, bu adamdan bir baş daha kısaydı. Curcunadan ne dediğini duyamıyorlardı ama adamı kırk ikiye davet ettiğini ve kabul edildiğini görebiliyorlardı.

“Muhafızım, herkesi böyle kaybedecek miyiz?” diye sordu Mano bir kırgınlıkla.

“Aradığımız o değil” diye lafa girdi Damio.

“Hadi be! Bana on cengaveri kahveden evvel mideye indirir gibi geldi. Ne arıyormuşuz amına koyayım?” diye diklendi Mano.

“Biz, şehir eşkıyası değiliz, savaşçıyız. Bu çam yarması, şehre gelen tüccarları korkutmaya, dükkân sahiplerini sıkıştırmaya, dilenci çocukları silkeleyip paralarını kapmaya yarar belki. Ama bizim için pek bir anlamı yok. Biz tüfeğini de kılıcını da bizim için kullanacak bir yoldaş arıyoruz. Bir çam yarması değil.”

Onlar konuşurlarken, kırk ikinin ulularından bir tanesi de uzak köşede bıçak fırlatan ve her attığında samandan adamları gözünden şişleyen adama yanaştı. Birkaç saniye sonra ikisi birden kırk ikinin çapa bayraklarının altına doğru yürümeye başladılar.

“Bela arıyorlar kemiğine sıçtıklarım” diyerek yere tükürdü Teraşlı. “Meyhane kavgasında kalleşlik yapacak ne kadar adam varsa topladılar. Seferde hiçbir işe yaramazlar.”

Meydandaki yüz kişiye yakın kalabalığı seyretmeye devam ettiler. Yaklaşık yarım saat boyunca Damio, piştov ve tüfek kullananlardan beş tanesini yanlarına almış ve Demirciler Tepesindeki ocaklarına göndermiş, Amar da kılıç kullananlarından gözüne kestirdiği üç genci yirmi sekize kazanmıştı. Güreşenlerin, tahta kılıç ve sopalarla birbirlerine girişerek yeri kana bulamaya başlayanların arasında dikkatlerini çeken bir grup oldu bu sırada. Hepsi on dört on beş yaşlarında beş çocuk. Üç tanesi öne dizilmiş, ellerindeki sopalarla yaklaşanları uzakta tutmaya çalışıyor, arkadaki iki tanesi yanlarında getirdikleri ya da meydanda topladıkları büyükçe taşları fırlatıyorlardı.

“Deminki çam yarmasının erkenden çıkması işlerine yaramışa benziyor” dedi Damio. Gençlerin kurduğu bu küçük düzen hala meydanda kalanlara karşı uzun süre dayanabileceğe benziyordu. Özellikle de diğer herkes tek başına hareket edip, hünerlerini sergilemek için gördükleri kim varsa saldırmaya çalışırlarken. “Taşları çabuk bitmese bari!”

“Lan, bu tatlıları biz kapalım” dedi Mano dudaklarını yalayarak. Nejla açık bir nefretle ona baktı ve harekete geçti. Arkadaki ikiliden birisi olup, sürekli emirler yağdıran ve bu beşli grubu bir araya getirdiğine inandığı sarışın gence doğru ilerliyordu. Diğer ortaların da bu çocukları yanlarına çekmek isteyeceklerini tahmin ettiğinden hızlı hareket etmeye çalışıyordu. Ama içinde bir şüphe vardı yine de. ‘Mano, bu çocuklara musallat olmak istiyor’ Kendisiyle yıllardır yaptığı kavgaydı bu. Mano ortaya geldiğinden beri her türlü zevkin peşinde koşan birisi olmuştu. Nejla, onun çok uzun yaşamayacağına inanmıştı. Fakat genç adam bir şekilde, hayatta kalmayı beceriyordu. “Hayır hayata dönmeyi…” Ortada verilmiş bir yemin vardı ve Nejla da diğerleri de Mano’yu bir yoldaş olarak kollamak zorunda hissediyorlardı. “Berbat şeyler yapıyor olsa da. Hem Mano tek değil ki. Başka bir ortaya girerlerse bir sapığın odalığı edilmeyecekleri ne malum. Yüzlercesi var böyle. Otuz bire girerlerse, ellerini kesip dilenciler loncası için bile çalıştırabilirler. En azından benim yanımda korunurlar. Ben Mano’ya göz yummam. Amar göz yummaz. Damio bile karşı durur.”

Nejla meydanın ortasına gençlerin yanına yaklaşmaya başladığı sırada fark etti Uzun’u. Uzun çocuklara ondan çok daha yakındaydı ve Nejla’yı görüp üstünlük taslayarak gülümsedi. Bizzat kendi gelmesi bu çocukların hepsini ya da en azından birisini çok önemsediği anlamına geliyordu. “Lütfen kabul etmeyin. Kırk ikiden çok daha iyisine layıksınız.” Meselenin onların seçimine kalacağından bile emin değildi Nejla. Uzun, bir taş atımı mesafeye gelince Nejla tüm umudunu kesmişse bile koşmaya başlamıştı. On yedi ve yirmi üçün muhafızlarının da ayakta ve koşmakta olduklarını gördü. Hiç beklemediği şey o sırada oldu.

Arkadaki iki çocuk ellerinde kalan son birer taşı Uzun’a fırlatmışlardı. Taşların bir tanesi alnına diğeri omzuna isabet etti. Uzun aldığı darbeden çok, kendisine saldırılmasını beklemediğinden afalladı. “Lan, orospu çocukları!” diye bağırmıştı ki ona hiç vakit bırakmadan, deminden beri emir veren çocuğun ileri emriyle, öndekiler uzun sopalarıyla Uzun’a doğru ilerlediler. Şehir ahalisinin neredeyse dokunulmaz gördüğü bu adama bir İltihak sırasında beş tane çocuk saldırmaya cesaret ediyorlardı. “Tanımadılar mı?” diye düşündü Nejla. “Öldürecek çocukları!”

Uzun sinirle küfür ediyordu ve belindeki kılıca davrandı. Kırk ikinin uluları da uzaktan ona doğru koşmaya başladılar. Diğer iki muhafız, kırk ikiyle birkaç çocuk için savaşmak istemediklerinden yerlerinde kalmışlardı. Nejla ise kaygı ve şaşkınlıkla koşmayı bırakmış yürüyordu. O sırada yanından Mano’nun koşarak çocuklara atıldığını gördü. Uzun önden giden çocuklardan birisini sopasını kılıcıyla parçalayıp belinden yukarısını biçerken, Mano arkadaki iki çocuğa yetişti. Emirler vereni omzundan tutup yere yapıştırdı ve ağzına heybesinde getirdiği somunu tıkıştırdı. Bu sırada birkaç el silah sesi duyulmuş, öndeki diğer iki çocuk yaralanarak yere devrilmişlerdi. Uzun’un küfür serisi devam ederken, barut kokusunun içinden ve bağrışmaların arasından Mano’nun sesi duyuldu:

“Bu iki çocuk Şah’ın nimetini paylaşmışlardır! Şah’ın nimetini yiyenler ancak Şah tarafından yargılanabilirler!”

Alandaki karmaşa yüzünden söylediklerini herkes duymamıştı ama Nejla’nın ve diğer muhafızların duymuş olması yeterliydi. Çocuklar bir damgalıya sebepsiz yere saldırıldıklarından dolayı kolayca öldürülebilirlerdi. Bunu engellemenin tek yolu başka damgalıların kendi taraflarını tutmasıydı. Ancak böyle olursa dava Hüsrevi hanedanından birisine sunulabilir ve saldırıya uğrayanın inisiyatifinden çıkardı.

“Yemin bile içmemiş orospu çocuğu sabiler bana saldırıyorlar ve sen karşıma dikilip Şah’ın nimetini paylaşmışlar diyorsun ha!” diye bağırdı Uzun hiddetle. Kahverengi gözleri neredeyse alev alıp kırmızıya dönecekti. Piştovunu çıkardı ve arkasında toplanmış olan ulularının da verdiği güvenle, Mano’ya doğru ilerlemeye başladı. “Acemi bile olmayan bu bebeler, bana taş atıp kafamı yaracaklar ve bir şey demeyeceğiz, ha! Lan senin gibi dangalaklar yüzünden Damgalılara saygı kalktı dünyadan!” Nejla ve diğerleri Mano’nun yanına birikmişlerdi çoktan. Herkes silahını çekmişti ama ilk kanı dökmek için herkes birbirinin tahrikini bekliyordu.

“Uzatma Uzun!” dedi Nejla öne geçerek. “Şahın somununu yiyen herkes Şahın koruması altındadır. Siktirin gidin!” Bu söylediğinin Uzun üzerinde hiçbir etkisi olmayacağını biliyordu. Şanını, Şah muhafızlarını öldürerek kazanmış bir adam neden Şah’ın korumasını önemseyecekti ki? Aslında Nejla, Uzun’a dikleniyordu, ama diğer muhafızlara konuşuyordu.

Uzun yere tükürdü. “Ne olduğuna bile karar veremeyen bir nuhbenin sözüyle mi hareket edeceğim? Sen kendine bir sik edin önce sonra çık karşıma.” Piştovunu ateşlemek için kaldırmıştı ki havaya sıkılan tüfeklerin sesiyle durdu.

“Kadim kanunlara uyacaksın Uzun!” Konuşan on yedinin muhafızı Argun’du. Çocukları kırk ikiye bırakma fikrinden hoşlanmıyordu. Dahası üç muhafız, Uzun’a karşı birleşmişlerdi ki bu da ona cesaret veriyordu. “Şah’a gideceğiz.” Kırk ikinin adamları bundan memnun olmamışlardı, Uzun’dan emir beklediler ama gelmedi. Pisi pisine bir kör kurşuna gitmeyi istememişti Uzun. Üç ortanın liderleriyle sayıca üçte birken kapışmak istememişti.

“Şah’a gidelim!” bağırışları yükseldi kalabalıktaki diğer damgalılardan da.
When the Overlord is overworked, he may overreact...
Resim
Kullanıcı avatarı Panopticon
Emekli
Emekli
 
Mesajlar: 607
Kayıt: 11 Eyl 2012, 18:50

Re: [Bengü Taşı] Bölümler

Mesajgönderen Panopticon tarih 08 Şub 2019, 19:10

** 6. bölümden sonra geriye doğru bir düzenleme yapılacak, isimlerdeki ve bazı ufak tefek olaylardaki tutarsızlıklar düzeltilecektir.

IV. Arınma, Merkez Şehir


“Bazılarınız belki daha dün bir kız kardeşimi dinlediler; ama bazılarınız aylarca uzak durdular. Bazılarınız gerçeğin ateşini yıllardır görmedikleri halde hayattaki amaçlarını hiç unutmadılar; bazılarınız dün kardeşimi dinledikleri halde gerçekten kopuk bir hayat yaşamaya devam ettiler. Bazılarınız küçük hesapların peşinde hayallerini heba ettiler, teraziyi bükerek üç dirhem fazla kazanabilmek için beyinlerini parçaladılar, sadece güç ve mevki dilendiler. Bazılarınız ise hayatlarında büyüklük istedi, farkındalık istedi, Şahlarla anılmak, Hüsrevilerle bir olmak istedi. Bilin ki güç başkadır ve büyüklük başkadır ve büyüklenme başkadır. Düşünce iyi düşünülsün. Söz iyi söylensin. Hikayem iyi dinlensin.”

Merkez Şehir’de güzelliği ve bilgeliği dilden dile dolaşan Moro isimli arındırıcı Arınak’ın, ortasında bir boşluk bırakılmış taş kubbesinin tam altında yanan ateşin yanında konuşuyordu. Dalgalı kumral saçlarının üstüne beyaz renkli neredeyse şeffaf bir şal atmış, boynuna büyücü olmamasına rağmen sadece arındırıcılara verilen bir imtiyaza binaen bengü madeninden yapılmış bir kolye takmıştı. Belki bir saattir çalınan davul ve köslerle iyice havaya girmiş kalabalık, ateşin etrafından başlayan ve giderek genişleyen çemberlere yayılmış, kimi ayakta, kimi yere oturmuş halde konuşurlarken arındırıcının ayağa kalkıp konuşmaya başlaması ile sesler hızlıca kesilmişti. Dinleyenler buraya pek çok sebepten gelmişlerdi. Yârenleri, yoldaşları görmek, günlerdir süren bir pazarlığı bağlamak, üst düzey birini bulup şikayetlerini iletmek elbette bu sebeplerin arasındaydı. Ancak çoğu her şeye rağmen arınmak ve hayattaki çabalarının sebepleri üzerine düşünmek ya da bunu hatırlamak istiyordu. Farklı farklı ortalara mensup damgalılar orada burada, tek tek ya da gruplar halinde görülebiliyordu. Dilencisinden, hamalına, demircisinden, kuyumcusuna kadar pek çok meslek sahibi de Arınak’ta mevcut bulunuyordu. Aralarında Şahın hizmetlilerinden birilerini bulmak da kimseyi şaşırtmazdı. Hatta ara sıra hanedan ailesinin mensupları bazen kimliklerini gizleyerek tebdil halinde, bazen de bunu hiç umursamadan herkesin onları kolayca tanıyabileceği bir şatafat içerisinde arınmaya katılırlardı; özellikle de Moro gibi meşhur arındırıcılar seremoniyi yönettiklerinde.

“Kenan, Kenan, Kenan! Kenan’ı hatırlıyor musunuz ey Tanrısız Şehrin halkı!” diye gürledi Moro havaya kaldırdığı kollarını titreterek sallıyor ve kendi etrafında dönüp bakışlarını kalabalığın içinde gezdiriyordu. “O ne bir Şahtı ne de bir büyücü! O ancak sıradan bir çocuk ve efsane bir kumandandı. Ah Kenan, seni unutan bu şehir halkı gün yüzü görmesin!”

Kalabalığın içindeki yabancı, egzotik bir ayin izlermiş gibi ilgiyle arındırıcıya odaklanmıştı. Arınaklar herkese açık olduğundan sarı çizgili siyah bir pantolon ve koyu mavi bir gömlek üstünde siyah bir hırkanın üstüne kürklerini giymiş bu adamın varlığı garip karşılanmıyordu. Zaten kalabalıktaki pek çok kişi gibi kafasını bir kapüşonla örtmüştü. Oturduğu yerde loş ışıktan dolayı pek dikkat çekmiyordu. Hardami krallığının elçisi olan Arvi isimli otuzlu yaşlarındaki bu adam seremoniyi merakla izliyor, her anını zihnine kazıyordu. Arvi, tanrısız insanların toplumlarını bir arada tutabileceklerine inanmıyordu, bu yüzden arınmada dini esintiler arıyordu. Zaten kendi tanrısı Merdüm’e de toplumsal bir yapıştırıcı gibi bakar, onun varlığının krallığın insanlarını bir arada tuttuğuna inanır, ama Jabat gibi onun da ortalıkta olmamasından gocunmazdı. Hep,“iyi bir yapıştırıcı, varlığını belli etmeyendir” derdi. Şimdi de “Bu şehrin yapıştırıcısı da bu güzel kadınlar galiba” diye düşünüyordu.

“Doğduğunda bir kış günü müydü? Yoksa bir yaz günü mü? Yıldızlar neredeydi? Seni hangileri etkiliyordu? Çiftçi mi vardı göklerde? Yoksa Divit mi geleceğini belirledi? Sen doğduğunda tanrılar ne düşünüyorlardı? Kendisini yerle bir edeceğini anlamış mıydı Mütev? Seni görünce mi kaçmaya karar verdi Jabat? Sen değil miydin ‘Tanrılar şarlatandır, insanlar hepsini alt edecek’ diyen? Örümcek Ormanları’nda bir ormancının çocuğuydun. Dünyanın kaderini belirleyen adam oldun. Ne tanrılar ne yıldızlar belirledi kaderini. Yolunu sen kendi ellerinle çizdin!”

Arındırıcı konuşurken ateşin etrafında dönüyor, ellerini ve bakışlarını kalabalık arasında gezdiriyordu. Arınak’ın merasim salonu ortadaki ateşe destek olarak duvarlarda seyrek dikilmiş meşalelerle de aydınlanıyordu. İnsanlar gözlerini arındırıcıya dikmişler ve hikayesine dikkat kesilmişlerdi ama etraflarına baksalardı bu loş ışıkta bile duvarları süsleyen rengârenk anlatımları seçebilirlerdi. Genelde şahın ya da arındırıcıların Hüsrevi toplumundaki yerini anlatan yazı ve minyatürlerden oluşan bu süslemeler, sanki iğneyle işlenmiş gibi ince çizgilere sahiplerdi. Bir sabah vakti, şehre gelen her elçiye yapıldığı gibi, burası Arvi’ye gösterilmiş o da içinden “bu ince çizgiler, bu toplumun kumaşını bir arada tutuyor olmalı” diye geçirmişti.

Arındırıcı Moro, son cümlelerini söylerken ellerini iki yana açmış ve bakışlarını ateşin çıkardığı dumanı takip ederek kubbedeki deliğe ve gökyüzüne kaldırmıştı. Arvi güzel arındırıcıyı biraz merak, biraz da erkekçe bir zevkle takip ederken “Gökyüzünde ne olduğunu kim bilebilir ki?” diye düşünüyordu. “Merdüm bize gökler hakkında hiçbir şey söylemedi. Biz yine de göklere bakıyoruz. Bu tanrısız insanlar da göğe bakıyorlar bir şey beklemedikleri halde. Hepimiz nihayetinde aynıyız!” Buraya Vezir Damen tarafından çağırılmıştı. Vezir, meselenin çok önemli olduğunu iletmişti ve hiçbir detaya girmemişti. Elçi sadece onunla değil, veliaht Heşim ile de görüşme fırsatı bulacaktı burada. Arınma sonrası Arınak’taki karmaşadan yararlanacaklardı, bu yüzden vezir ve veliaht tebdil kıyafetleri ile geleceklerdi. Kimseye görünmeden, daha da önemlisi kimseye duyurmadan, konuşacaklarını konuşup dağılmayı planlamışlardı.

“Şah Hüsrev uzaktaydı senden. Kendine tanrı diyen yüzsüzler unutmuştu seni. Örümcek Ormanları’nda bir ormancının oğlu! Haydutlara hedef oldu ailen. Seni de kaçırıp şahlara köle diye satmadılar mı? Kim satın aldı seni, kim kurtardı kötülerin ellerinden? Küçücük bir çocuktun ve Şah’ın kız kardeşi seni beğenmişti. Şah sana bir baba gibi davrandı, unuttun mu? Şah seni unutmadı ve bizler de Şah’ı! Şah seni unutmadı ve tarih de seni!”

Bu sırada Arvi’nin yanına iki adam gelip oturdu. Birisi barut rengi kıyafetlere sarınmıştı. Başındaki kahverengi sarığı boynundan aşağı atmış ve suratını da kapatmıştı. Diğeri, grileri giyinmiş ve gözleri dışında her yerini örtmüştü. Kahverengi sarığı olan suratını hafifçe açtığında Arvi, Vezir Damen’in ince bıyıklarının altındaki ince gülüşü hemen tanıdı ve başını hafifçe öne eğdi. Şimdi merasimin sırası olmasa da diğer adama bakarak ayağa kalkamayacağından dolayı özür diler bir bakışla sağ elinin dışını yere değdirdi ve önce öpüp sonra alnına koydu. Bir Hüsrevi’nin huzurunda duruyordu.

“Şah’ın sofrasında yerin, şahın ekmeğinde payın vardı. Kılıcın da şahındı, bilgeliğin de onun. Şahın semenderini sırtına damgalatan da sendin. İlk damgalı olan da sendin. Hiç mi korkmadın şahkulları ve damgalılarını peşinde Örümcek Ormanları’na sürüklerken? Haydutlardan intikam almak değildi amacın. Onların da arkasındaki büyük gücü kestirmiştin gözüne. Alemde selam olsun isterdin ve bunu Şah’ın desteğiyle gerçekleştirecektin. ‘Alemde selam olacaksa öncelikle tanrıların zulmünden kurtulmalı insan; kışkırtmalarından, anlayamadığımız amaçlarından arınmamız gerekir’ derdin. Ağaçlarda yaşayanların tanrısı Mütev değil miydi ‘Ölmeyeni nasıl öldüreceksin ölümlü!’ diye kahkahalar atan. ‘Ağaçlar canlıyken de barınak sunar, ama siz ağacı öldürüp evler yapıyorsunuz’ diye tehditler savuran. Bir tanrının öldürülebileceğini sen göstermedin mi bize? Sen sunmadın mı yaşamın anahtarını ölümlülere?

“Örümcek ormanlarının başında bin atlı ve binlerce yaya. Mızraklar ellerde, kılıçlar çekilmiş, gözler uzaklara bakıyor. Vezir Fevaz’ın dilinde birkaç büyü sözcüğü ve bengü ile süslenmiş silahlar ellerde. Fevaz mı okumuştu ilk Bengü Taşını? Orada mı yazıyordu tanrıları bengü madeninin dize getireceği? Hiç denenmemişti, nasıl güvenebildin bunun gerçekten işe arayacağına? Seni takip edenler nasıl inandılar sana ve Fevaz’a. Nasıl çıktılar anlayamayacakları bir tanrının karşısına? Önce haydutları temizlediniz, tek bir tanesini hayatta bırakmadan. Sonra ağaç kovuklarında yaşayan sefilleri kılıçtan geçirdiniz. Ve sen bağırıyordun ‘Kan akıtmak gerekli tamamen iyi olmak için. Tedavi edilmek için kan aldıran bizler, vücudumuzda birikmiş pıhtıları çizdirip dışarı akıtan bizler, kan almaktan korkmamalıyız. Ortak kaderimiz için gerekli bu, korkmayın Şahın askerleri. İleri, daima ileri!

“Mütev dikildiğinde karşına, sen bir kan ve alev izinden çıkıyordun. Kara dumanlar çıkmamıştı daha göklere, kara barut bilinmemişti. Mütev ‘Ölümlü, kimlere hizmet ettiğinin farkında değilsin!’ diye haykırmıştı, ama sen! Sen sanki Şah Hüsrev karşındaymış gibi yerlere eğildin ve toprağa elini dokundurup alnına götürdün. ‘İnsan insana hizmet etsin. İnsan insana önderlik etsin. Tanrılar ve anlaşılmaz güçleri sömürmesin bizleri’ dedin. ‘Kılıçlar kana doysun ve tanrılar yuvarlansın toprağa!’ Ama Mütev kolay bir rakip değildi. Önce insan kapısında yaptı büyüsünü ve annenin kıyafetine girdi. Sonra baban oldu ve büyüklerine itaati hatırlattı sana. Sonra sevgilin oldu, Şahın kız kardeşi, hiçbir zaman ulaşamadığın. Her seferinde aynı şeyi söyledin sen ‘Eğer bu gerçek suretin ise başım üstüne. Eğer bu bir büyü ise gerçek suretine bürün iblisin soyu!’ Ve her seferinde Mütev gerçek suretine geri döndü iki boynuzu, sivri kulakları, uzun yüzü ve solgun suratıyla.

“Mütev pes demedi ve su kapısına geçti korkutmak için Hüsrevileri. Şahın adamları ağaçların yürüdüklerini, nehirlerin coşup ayaklandıklarını gördüler ve kalbinde hastalık olanlar ayaklarını ters çevirdiler. Sen orada durdun ama bir dağ gibi. Bir volkan gibi kükrüyordun ve diyordun ki ‘Dağları ben yaratmadım ama özüm birdir” ve senle beraber duruyordu Fevaz ve senle beraber duruyordu altmış damgalı. Fevaz kızıl ışıkla aydınlandı ve göğü yaktı o sırada. Kendini kaybedecekti belki de bengü taşlarıyla sarılı olmasa. Önce kızıl ışık yol verdi, sonra apak bengü yüzükleri iblisçe bir kızıla vurdular ve Fevaz beyaz bir aydınlığa bürünüp haykırdı. ‘Eğer yürümek gerçeğinizde yoksa durun toprağın çocukları! Eğer ayaklanmak gerçeğinizde yoksa durulun coşkun nehirler! Eğer su seninse tut onu yeryüzü!’ Ağaçlar duruldu, sular sakinledi ve sen dimdik duruyordun ormancının çocuğu. Soruyordun ‘Bütün yapabileceklerin bu mu?’

“Mütev sinirlendi ve ateşe çaldı suratı. Ateşin kapısına gelmişti ve açmaktan başka bir çare göremiyordu o an. Ateşe çaldı bedeni ve alevler çıkarmaya başladı. Mütev yanıyordu ve yakıyordu ve bitiriyordu kendisini ve çevresini. Altmış damgalı dikildi karşısına ve haykırdılar ‘Geçiş yok sana iblisin soyu!’ Kılıçlarını vurdular, mızraklarını fırlattılar ve ‘Kavga iyi vuruşulsun’ diye haykırdılar. Mütev’e işlemiyordu kılıçlar. Ve mızraklar bedenine ulaşmadan eriyordu. Alevler ormanı sarmıştı ve Kenan’ın ardındaki ateş ve kan izi bile görünmez olmuştu. Altmışlar alevlere karıştılar, ama vazgeçmediler. Mütev’e adım ve adım ve adım yanaştılar. Yedinci, elleriyle tuttu tanrıyı boynuzlarından ve dize getirmek için tüm gücüyle asıldı. Ama hiddetlendi Mütev ve karanlığın kapılarını açtı. Yedinci yanıyordu, çok geçmeden küle döndü ve rüzgarlarda savruldu. ‘Muzaffer olmak için ateş kapısını açmalıyım kardeşim dedi’ Fevaz sana. ‘Ateş kapısından giren bir daha dönemez. Elveda!’

“Ama sen istemedin senin için, Şah için, bir kişi daha kendisini feda etsin. Çıkardın kıyafetlerini ‘Yanarsa tenim yansın, bana kendi ateşim yeter’ dedin. ‘Taşıyamam başka yüklerin alevlerini.’ Kılıcını çektin ki süslenmişti bengü madeninden işlemelerle. ‘İnsan, insana hizmet etsin’ yazıyordu üstünde ve sen istemiyordun ki boynuzlu iblislere tanrı diye diz çöksün insanoğlu. İlerledin aleve sarmış Mütev’in üstüne ve baktın gözlerinin içine. ‘Mütev’in devri bitti artık dedin. Devran Şah’ındır!’ Savurdun kılıcını tanrının göğsüne ve kırıldı görünmez zırhı iblisin. Bir daha savurdun kılıcı ve kırılan çeliğin sesi, kırılan kemiklere karıştı. ‘Beni öldürdüğünü sanma!’ diye haykırdı Mütev. ‘Geri geleceğim, çünkü bu hikâye bitmez. Dünya yuvarlaktır ve her şey başladığı noktaya geri döner. Sen toprak olacaksın ölümlü, ama ben döneceğim. Dünya başladığı noktaya dönecek’ diye haykırdı Mütev ve alevler sönmeye başladı. Önce kor ateşe döndü, sonra kömüre, sonra toprağa ve sonra hiçe. Sadece kırılmış bir kılıç parçası ve alevlerle üstünden geçilmiş ‘İnsan’ yazısı kaldı tanrının olduğu yerde.

“ ‘Bir şah her zaman olacak’ dedi Kenan yokluğa doğru. ‘Belki geri gelirsin tanrı, ama bir Şah her zaman olacak ve insanları koruyacak.’ Etrafına baktı komutan, ayakta kalan sadece kendisi ve Fevaz idi. ‘Bir şah her zaman olacak ve damgalıları onun yolundan çıkmayacak’ dedi vezire bakarak: ‘Efendim bizi bekler. Alevler içinden şaha gidelim!”

Arındırıcı sanki kavgayı kendisi vermiş gibi, sanki yok olan Mütev kendisiymiş gibi yorgunlukla yere yığıldı. Kalabalığın içinde heyecanlı damgalıların ‘Şaha gidelim!’ bağırışları dalgalandı. Kısa bir süre sonra tek sese döndüler ve kubbeyi inlettiler. Kalabalık bir süre sessizce dinlediklerini sindirdi ve etkilenmiş şekilde damgalıların taşkın sevincini seyretti. Arındırıcı Moro biraz sonra sessizce ayağa kalktı ve yorulmuş ama coşkusu dinmemiş bir sesle devam etti:

“Güç başkadır ve büyüklük başkadır ve büyüklenme başkadır. Bilin ki, şah güçtür ve güç şahtır. Onsuz ormancıların çocukları haydutlara yem olurlar. Onunla beraber, ormancıların yetimleri Mütev’i yere sererler. Bilin ki, büyüklük Kenan’dır ve Kenan büyüklüktür. İnsan sadece dürüstlükle, insanı her şeyden çok, insandan da çok, sevmekle ve Şah’a itaat etmekle büyük olur. Yine bilin ki, büyüklenme Mütev’dir. Gücün elinde olduğunu sanmaktır büyüklenme, ama güç hakikatte nedir ki görünüp kaybolan bir yıldızdan başka?”

Arındırıcı, dinleyenleri düşüncelerine bırakarak ağır adımlarla kalabalığın içinden geçti ve merasim salonunu terk etti. Arvi ‘tanrısız toplum gerçekten yokmuş. Şahlarına tapıyor bunlar da” diye içinden geçiriyordu. ‘Tanrılar çirkin iblis, efsane komutanlar Şah’a her zaman saygılı…”

Kalabalık kademe kademe rahatlayıp birbirleriyle konuşup şakalaşmaya, içip eğlenmeye başladıklarında önemli görüşmeyi gerçekleştirecek üç kişi arınakın bir köşesine yavaş yavaş çekildiler. Önce Arvi ayağa kalktı ve gözlerden ve kulaklardan yeterince uzak olduğu bir loş köşeye yürüyüp, kürkünü yere serdi ve üstüne oturdu. Sonra vezir ve veliaht, ona yaklaştılar.

“Efendimizle hasbihal etmek şerefine eriştik. Gönençliyiz.” Bir kere daha oturduğu yerde özür diler gibi saygıyla eğilmeye yeltendi elçi. Bu sefer, veliaht elini omzuna koyarak durdurdu onu. “Burası ne bu saygının ne de bu dilin yeri” dedi üstüne basa basa elçiyi şaşırtan bir şekilde. “Seremoni bir güç gösterisidir, bende ne güç var ne de gösteri yapacak sebep. Arınmayı nasıl buldunuz elçi bey?”

Arvi şaşkınlıkla baktı veliahta. Navar’dan çıkmadan önce elçiyi seremoniler konusunda defalarca uyarmışlardı. Önceden bu topraklara Hardami krallığından gelen kim olduysa aynı şeyi söylemişti. “Adaba dikkat etmeli. Hüsreviler, rütbeleri ne olursa olsun seremonide bir şey ters gittiği anda en mühim meseleleri bile konuşmayı reddedebilirler. Adap onlar için şahın gücünün tasdiki ve devamı anlamına gelir.” Aynen böyle diyordu okuduğu raporlardan birisi. Bu raporu yazan elçi çok değil, daha on sene önce gelmişti Merkez Şehir’e. “Bu kadar önemli olan ne ki bir elçiye böyle değer veriyor?” diye düşündü Arvi. “Yenilikçi bir veliahtla mı karşı karşıyayım? Ya da ata-tanımaz biriyle mi muhatap oluyorum?”

“Bir destan anlatıyordu, ama aslında şaha bağlı olmak gerektiği mesajını vermek istedi” deyiverdi Arvi. Veliahtın davranışlarından cesaret almıştı, onun sınırlarını zorlamak istiyordu biraz da. “Şah ortalıkta görünmese, işlere karışmasa da Şahlık muzaffer olur diyordu arındırıcı aslında. Şahruş, destandaki Şah Hüsrev’e ne kadar da benziyordu! Ya da Şah Hüsrev, defalarca şekil değiştirip, her yeni şaha ne kadar benziyor acaba?” diye düşündü. Ancak bunları söylemeye cesaret edemedi. Düşündüklerinin yerine, saygıyla “muazzam bir tarihiniz var” dedi.

Veliaht Heşim yüzünü açmamıştı, ama Arvi onun gülümsediğini hissedebiliyordu. “Bir tarihimiz yok, elçi bey. Sadece bir tarih hiçbir yerde yok. Tarihlerimiz var. Her arındırıcının dilinde değişen, her ihtiyaca göre şekillenen, her dinleyenin aklında farklı şekillere bürünen tarihlerimiz var. Şimdi sizin aklınızda da kimsenin bilmediği farklı bir tarihimiz oldu.” Heşim atılgan bir şekilde konuşuyordu. Elçi Arvi’nin birkaç ay önce huzuruna çıktığı Şah ile tamamen tezat oluşturuyordu bu durum. Otuz beş yaşında, hala genç sayılabilecek veliaht pek çokları tarafından Şahlığın geleceği olarak görülüyordu. Şahruş’un aksine kısır değildi, büyümekte olan iki çocuğu vardı. Ve Hüsrevi hanedanını devam ettirebilecek tek kişi olduğundan, önceki nesillerin aksine sarayın haremine tıkılmamış, şehirde serbestçe gezmesine izin verilmişti. Heşim damgalılardan vezirlere, müşavirlerden şah muhafızlarına kadar geniş bir çevre edinmiş ve kendisini destekleyen bir grup kurmayı başarmıştı.

“Bu sefer tarihiniz damgalıların Hüsrev’e nasıl da bağlı olduklarını anlatıyor” diye cevap verdi cesareti biraz daha artan Arvi. “Damgalılar arasında huzursuzluk var sanıyorum.”

Vezir Damen yabancı bir elçinin bu kadar cesur davranıp Şah’ın gücünü sorgulamasına sinirlenip müdahale edecek olduysa da Heşim onu durdurdu.

“Elçi Bey keskin bir görüşe sahip. Örümcek Ormanları gittikçe daha da kaynıyor. Bu, Merkez Şehir’e giren erzakın azalmasına sebep oldu. Serhat vilayetlerini İblis Paşa elinde tutuyor ve Merkez Şehir yerine, direkt olarak Hardamilerle ticaret yapmayı tercih ediyor. Birkaç sene önce mülklerimizi savaşın eşiğine getirdiğini düşünecek olursak… Garip.”

Veliaht, bunu biraz suçlar şekilde söylemişse de sözüne devam etti. “Elbette bu durumu siz daha iyi biliyorsunuz. Beşincioğlu’nun Boğazkesen kalesinde Nu Denizi’ne giren bütün gemileri durdurup, onlardan vergi aldığını duyuyoruz. Bu da şehrimize gelen ticaret gemilerini iyice azalttı. Şehirde henüz yemek sıkıntısı çekilmiyor ama koyun eti bulunamıyor. Kadınlar kocalarına ‘Vay senin gibi erkeğe tüh olsun! Eve koyun eti bile getiremezsen ne işe yararsın’ demeye başlamışlar bile. Özellikle de damgalılar işlerin kötüye gittiğinin farkında. Bu gidişle…” Veliaht her şeyi açık açık konuşmayı ve bir güven ortamı oluşturmayı buraya gelmeden önce kararlaştırdıysa da konuşurken aslında her şeyi söylemek istemediğini fark etti. Zaten başından beri bir eşitlik ilişkisine girmek istemiyordu, tek istediği ellerindekini açıkça gösteren, dürüst ama daha güçlü birisi olduğunu hissettirmekti. “Belki de güçlü olmak bir şeyleri sadece kendine saklamaktır” diye düşündü o an ve sordu: “Söylesenize elçi bey sizce güç nedir? Nereden kaynaklanır? Nasıl elde tutulur?”

“Güç tanrılardan gelir” dedi Arvi çalışılmış bir alışkanlıkla. “Eğer resmi bir görüşme yapıyor olsaydık size bunu derdim” diye ekledi gülerek. “Ama madem resmiyetlere gerek yok dediniz… Güç bir akıntıdır. Kaynağını bulsak da bir işe yaramaz; elde tutmaya çalışsak da beceremeyiz. Sadece onunla beraber akmayı bilenler gücü kullanabilirler ve istedikleri amaca ulaşabilirler. Güç bir nehirdir, kullanamayanı boğar, kullanabileni gideceği yere götürür.”

“Peki ya sadece karşıya geçmek istiyorsak?” diye sordu Vezir Damen gülerek.

“Güç karardır, şahlar verir

Şah insandır, asker korur

Asker silahtır, para alır

Para vergidir, kullar verir

Kul toplumdur, adalet kurar

Adalet sütundur, güç tutar.

“Şah çemberi” dedi Heşim büyük bir ciddiyetle. “Hüsrevi hanedanının ve bütün halkımızın can-ı gönülden kabul ettiği sözlerdir bunlar.”

Arvi “Siz buna inanıyor musunuz?” diye sormak istemişti ama veliaht onu beklemeden konuşmaya devam etti. “Sizi buraya çağırma nedenimizi tahmin etmeye başlamışsınızdır sanırım. Tavrımı sakın dostluk olarak görmeyin. Gereksiz yüklerden kendimi kurtarmaya çalışıyorum sadece. Gözümde her an öldürebileceğim bir zavallısınız. Şahın ekmeğini yemediniz, benim ekmeğimi de hiçbir zaman yemeyeceksiniz. Hep bir yabancı olarak kalacaksınız yani. Yine de sizden yardım isteyeceğim.”

Arvi kendisinden yardım istenmesine hem şaşırmış hem de bunun onu, veliahdın söylediklerine rağmen, üstün bir konuma koyduğunu düşünmüştü. Elini zorlamaya karar vererek “Otuz sene boyunca beklediniz ve şimdi sıkılıp şahı devirmeye karar verdiniz öyle mi?” diye sordu biraz üstten bakan bir ses tonuyla. Birdenbire ne değişti şimdi? Ayrıca neden Arvi’ye ihtiyaç duyacaktı ki? Arvi’nin askerleri yoktu, şehirde tanıdıkları vardı elbette, ama kimsenin postunu Arvi için deldirmeye niyetleneceğini düşünmüyordu.

Şehzade Heşim elini, sakinleştirmek için Damen’in omzuna koydu ama kendisi de sinirlice cevap verdi. “Bir şahı indirmeye yeltenmek için insanın geçerli sebepleri olmalı. Anlıyorsunuz ya bu taht er ya da geç bana geçecek. Ama şahımız, şu geçiş döneminde ihtiyacımız olan liderliği gösteremiyor. Uzun Savaş’a katılma sırasında da ciddi tereddütler gösterdi. Hem…”

Elçi kendisini iyice kaptırarak bir büyük hata daha yapıp Heşim’in sözünü kesti. “Şahları tanrı olarak gördüğünüzü ve onlara taptığınızı zannediyordum. Bir şahı indirme isteğiniz bile bana inanılması güç geliyor.”

“Bunu seslice tekrarlayıp durmasanız ve veliaht efendimize gerekli saygıyı gösterseniz kendiniz için de iyi yapmış olursunuz” diyerek lafa atıldı Vezir Damen. Veliaht ne derse desin, vezir sabrının sınırlarına gelmiş gibi görünüyordu. Arvi ise elinin üstün olduğuna inanan herkes gibi aldırmadan: “Yardım istemek için uygun bir şekilde yaklaştığınızı düşünüyor musunuz?” diye bilinçli bir küstahlıkla sordu. “Otuz sene bekledi ve sonunda veliaht prens sıkıldı, Şahı devirmek istiyor! Kralın yardımıyla hem de!”

“Bu toplantı hiç olmamış varsayılacağına göre” dedi Vezir Damen sessizce dinlemekten sıkıldığını gösterir bir ifadeyle veliahda bakarak. Veliahdın gözlerinde onaylar bir ışık görünce hiç beklemeden Arvi’nin burnunun ortasına bir yumruk indirdi. “Hep ukala konuşan elçilere bunu yapmak istemiştim efendim” diye ekledi Heşim’e bakarak. Ne yumruğun sesi ne de elçinin ani tepkisi kalabalığın gürültüsünde dikkat çekmişti. Zaten Damen, çok bağırmasına fırsat vermeden ağzını kapattı.

“Dediğim gibi aramızda bir nimet bağı yok. Dolayısıyla benim için bir hiçsiniz. Size hem Kral Annis’in hem de benim işime yarayacak bir teklif sunmak istiyorum. Teklifimi krala iletmeniz ve bunu büyük bir gizlilik içinde yapmanız hepimiz için faydalı olacaktır. Ama vezirim size bir bilgi verecek öncelikle.”

Arvi kanayan burnunu gömleğinin koluna silerken Damen onun dinlediğine emin olup söze girişti: “Hirveti Kralı, yeni bir dünya bulmuş.”

Vezir çok büyük bir tepki beklemesine rağmen, Arvi’nin hiçbir şey söylememesine şaşırmış ve sinirlenmişti. Ama bu sefer bir şey yapmadı ve elçinin kırılan burnuyla ilgilenmesine izin verdi. Arvi bir müddet oyalandıktan sonra vezire baktı, sonra anlamaz gözlerle veliahda baktı ve içinden “Şahı devirelim bize yardım et diyeceklerine, yeni dünyadan falan bahsediyorlar” diye geçirdi.

“Belki de sandığım kadar keskin bir zekâ değilsiniz” diye mırıldandı veliaht. “Ama belki de dedikodularda doğruluk payı var. Kulaktan kulağa yayılan bilgiler doğru ve bir Bengü Taşı değil, yeni bir dünyaydı bulunan. Siz de bunu Hirvetilerle paylaşmayı kabul ederek barış yaptınız ve diğer hükümdarları dışarda tutmaya çalışıyorsunuz.”

“Barışın sebebi ne bir Bengü Taşı ne de bir yeni dünya veliaht efendimiz” diyebildi yeni yeni toparlanmaya başlayan elçi. “Ama bana bu yeni dünya meselesinin ne anlama geldiğini açıklarsanız ve kralımdan ne istediğinizi söylerseniz size barışın sebebini anlatmaya da izin alabilirim belki.”

“Yeni bir dünya” dedi Vezir Damen. “Belki Bengü Taşlarıyla dolu ve Hirvetiler hiç bilmediğimiz yeni güçlerle hepimizi dize getirecekler. Belki, başımıza yeni bir tanrı saracaklar. Bir tanrıyı öldürmenin ne kadar zor olduğunu bilemezsiniz elçi bey. Bazen sizinkinin kayıp olduğunu düşününce o kadar mutlu oluyorum ki. Belki kendi kayıp tanrılarını orada bulacaklar. Belki bengü madeni kaynakları bulacaklar. Belki kendir ekilecek yeni topraklar, kereste yapılacak yeni ağaçlar bulacaklar ve denizleri hükümleri altına alacak bir donanma kuracaklar. Belki gümüş, altın, köle edilecek insanlar... Belki de hiç duymadığımız yeni bitkiler, hayvanlar, madenlerle bize üstünlük sağlayacaklar. Yeni bir dünya demek elçi bey, bizim dünyamızın eskimesi demektir. Eski bir dünyada yaşamayı kim ister ki? Hele ki, bu dünyayı alt etmeye yarayacak her şey yeni dünyadaysa!”

“Bu bilgiyi nereden aldınız? Kesin olarak emin misiniz?” diye sordu elçi inanmazlıkla.

“Prens Ovan’ı getiren gemiciler konuşuyor. Şehrimizin her tarafını casuslarla dinlememizi garip karşılamayın elçi bey. Özellikle de Hirevti Kralı’nın oğlu ve Denizler Bakanı buradayken. Bu bilgiyi teyit edeceğiz, ama kesin olduğuna emin olabilirsiniz. Kral Hiran’ın bütün bu gücü kendi ellerine almasına izin veremeyiz. Size yapmak istediğimiz teklif de bu. Hirvetiler aleyhinde yeni dünyaya yerleşmelerini engelleyecek bir ittifak karşılığında, Şehzade Heşim’in Şahlığını kabul etmeniz.”

“Bunu nasıl başarmayı düşünüyorsunuz peki? Şahruş’un tahta çıkışının kırkı çıkıyor birkaç aya ve şehrin halkı iyisiyle kötüsüyle onu bir baba gibi görüyor. Hiç kimse bu kadar uzun süre başta durmuş birini öldürmek isteyecekmiş gibi görünmüyor. Suikast mı düzenleyeceksiniz? Zehirleyecek misiniz?” Aslında “asırlarca müttefik olduğunuz ve son savaşta yalnız bıraktığınız bu krallığa şimdi de saldırmak mı istiyorsunuz?” demeyi de isterdi. Ama, ihanet olarak gördüğü bu durum hem hoşuna gidiyordu hem de krallığının işine yarama ihtimali vardı. Yine de bunun nasıl işleyeceğini anlayamıyordu.

“Çocuklar babalarının ölmelerini ister büyüyebilmek için” dedi Heşim. “Neyse ki Şahruş efendimiz benim babam bile değil. Amcamı öldürmeyi düşünmüyorum, sadece tahttan inmeye zorlayacağım. Hem tahta kanla oturan şahı bu ülkenin halkı kabul etmez. Kara Cellat’tan sonra Hüsreviler başka Hüsrevileri öldürmeye cesaret edemezler. Hareme bir tane daha Kızıl Kalfa gönderecek değilim. Hanedanın sönme noktasına gelmesine de bu kan merakı sebep olmadı mı zaten? Bunu nasıl yapacağımızla kralınızın ilgilenmesine gerek yok. Başarılı olursak teklifimizin kabul edileceğinin garantisini almak istiyoruz sadece.”

“Kralımı bilgilendireceğim” dedi elçi. “Ama bir kâğıt yazmakla kendimi ve buradaki işimi de riske attığımı unutmayın efendim. Bu yüzden soracaklarımı makul görün. Damgalılar sizi destekleyecekler mi? Şahkullar size karşı mutlaka savaşacaklardır, onları nasıl halledeceksiniz? Boğazkesen’i de Kenaniye’yi de Beşicioğlu kontrol ediyor. Serhat vilayetleri İblis Paşa’nın ellerinde. Tamamen isyan edip, kendilerini hükümdar ilan etmemelerinin tek sebebi Şahruş efendimizmiş gibi geliyor bana. Veliaht efendimizi kabul edecekler mi?”

“Merkez Şahlıkta neyin nasıl işlediği hakkında bir fikriniz olduğunu düşünüyorsunuz Elçi Bey. Büyük hatadır bu. Hem size benimle olanları söyleyecek kadar da tedbirsiz değilim.”

“Tabi. Elbette. Ama tam olarak ne istediğinizi yine de anlamıyorum. Diyelim ki ittifak yaptık ve Hivretilere karşı savaşacağız. Kralım Mevsit Sultanı ile müttefiktir. Siz onunla olan savaşınızı nasıl kenara iteceksiniz? Bizim Kral Hiran’a sınırımız var, fakat Merkez Şahlık uzaktadır. Sizle müttefik olmanın savaşta bize ne faydası olacak? İç Denizi geçip de Hiran’ın topraklarına nasıl ulaşacaksınız? İzaidi Emiresi, Gökaltı Cumhuru ya da Mevsit Sultanı ordularınızın ya da donanmanızın geçmesine izin verecek mi? Hiç haritaya baktınız mı veliaht efendimiz?” Burnuna yediği yumruk ister istemez bir intikam isteği doğurmuştu içinde.

“Tehlike hepimizi ilgilendiriyor elçi bey” Veliahdın sesine belli bir soğukluk yerleşmişti artık. “Eski savaşlarımızın, eski toprak kavgalarımızın hiçbir önemi kalmadı. Yeni dünyayı ellerimizle inşa etmeliyiz artık. Hardamilerle barışmak ve müttefik olmak isteğim, Mevsit Sultanı içinde geçerli. Ona ve insanı çileden çıkaran tanrısına katlanacağımın sözünü veriyorum.”

“Var olduğundan bile emin olmadığımız bu tehlikeyi abartmıyor musunuz?”

“Sadece kralınıza yazınız. Tehlikeyi de teklifimize de.”

“Benim mektup yazmam ve bunun kralıma gitmesi, sonra da geri gelmesi zaman alacaktır.”

“Bu konuyu düşünmeyin” dedi Damen. “Kralınıza acil cevap beklediğimizi yazın yeter. Mektubunuzla beraber adamlarımızdan birisini de delillerimizi sunmak, ittifakımızın şartlarını görüşmek üzere gizlice Navar’a göndereceğiz. Eğer cevap olumlu olursa ilk işimiz Mevsit Sultanı ile görüşmek olacak.”

“Tamam.” Arvi bir süre düşündü. Bu sırada veliaht ve vezir ayağa kalmaya başladılar. Kendisine anlatılanlardan hiç tatmin olmamıştı. “Benimle dalga geçiyorlar” diye düşünüyordu. Yine de böyle bir mektubu yazacaktı.

Bir yumruk daha yemek isteyip istemediğini iyice tarttıktan sonra konuşmaya cesaretlenebildi ancak: “Veliaht efendimize bir sorum daha var. Madem güçten bu kadar çok bahsettik bu soruma cevap vereceğinizi ümit ediyorum. Sizin için şahlık nedir? Şah Çemberine inandığınızı düşünmüyorum.”

Veliaht birkaç saniye ona baktı, cevap vermekte tereddüt etti. Yine de sonunda sessiz kalmamayı seçti: “Şahlık, yapılması gerekeni yapabilecek adamı tanıyan adamı tanımaktır.”
When the Overlord is overworked, he may overreact...
Resim
Kullanıcı avatarı Panopticon
Emekli
Emekli
 
Mesajlar: 607
Kayıt: 11 Eyl 2012, 18:50


Dön Bengü Taşı Serisi

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir