Küçük adımlar

Küçük adımlar

Mesajgönderen Oxara tarih 01 Mar 2015, 01:57

Konudışı
Rpgtürk kapanmadan önce yazmaya başlamıştım. Aradan 4 yıl geçmiş, şans eseri buldum. Hafızam yine her zamanki gibi beni yarı yolda bıraktığı için ne ana kurguyu, ne de kurguya yön verecek karakterleri hatırlayabiliyorum. Bu yüzden maalesef bitiremeyeceğim; yine de belki bir gün devam edecek gücü kendimde bulurum diye yarım kalan hikayemi bin odalı eve taşımak istedim. Belki daha gelişme bölümüne bile giremedim; ancak sonunu sizin hayal gücünüze bırakıyorum.


Resim


Kuusouka malikanesi... Heybetli görüntüsünü, içinde barındırdığı belki de gelmiş geçmiş en güçlü insanlardan alan tarihi bir yapı. Yine gözünü yükseklere dikmiş, yeni bir başlangıçmışçasına umut vaadeden günü vakur bir edayla karşılıyordu. Bir türlü vazgeçemediği bir tek kötü huyu vardı ve üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen hala dimdik bir şekilde duran bu yapının, en ufak zerresinde bile yaptığı bu şeyden dolayı yaşaması gereken pişmanlık duygusundan eser yoktu. Hatta aksine kıskanç dillere pelesenk olmak istercesine bundan kıvanç duyduğu bile söylenebilirdi.

O sabah, yine her sabahki gibi güneşin ilk ışınlarını sadece ve sadece kendisi için binanın dış yüzeyine hapsederken bölgesinin en arzulanmakta olan binası olduğunu en iyi kendisi biliyordu. Karakura'nın yerleşiminden çok uzakta yer alıyor olsa da, göz alıcı beyazlığıyla kasabayı aydınlatan yalancı bir güneşten farksızdı. Herkes için olmasa da, içinde barındırdığı bir çok kişi için huzuru temsil ediyordu. Yaptığı onca şeyden sonra onunla huzur bulamayanlarda vardı elbet. Kuusouka bunun için suçu kendisinde aramıyordu. O, kendisine gelen herkese kapısını ikinci kez düşünmeden açardı. Sonuna ve sonsuza kadar...

Resim


Rahibe Akina, bakmakla yükümlü olduğu bloğun günlük işlerini bitirip kendini terasa attığında her zaman kendisini hoş bir şekilde ağırlayan meltemden hiçbir eser yoktu. Böyle olacağını kendisi de tahmin ediyordu. Belki de içinde bulunduğu yüzyılın en kurak gecesiydi. Şehirden bu kadar uzakta, rüzgarı kesecek tek bir betonarme yapı bile yokken yorucu bir mesai sonrası en sevdiği şeyi yapamamak istemsizce Akina'nın kaşlarının çatılması ve yüz hatlarının gerilmesine neden olmuştu. Normal bir zamanda Akina'nın yüzüne yerleşen bu ifadeyi herhangi bir nedenle görme şansına sahip olsaydınız ve kazara O'nunla göz göze gelme cüretini gösterseydiniz. Bunu vücudunuzun en kaba yerinde uzun, çok ama çok uzun bir süre hissederek ödemek zorunda kalırdınız. Arsız çocukları yaptığına pişman etmeyi en iyi O bilirdi ve bunu yaparken kullandığı kusursuz yöntemler tartışılamazdı bile.

Hasretle beklediği ve O an en çok ihtiyaç duyduğu şey, uzun süren bekleyişini çok daha çekilmez kılıyordu. Pes etmeyi sevmezdi. Umudunu kaybetmek Akina için canice işlenmiş bir cinayetten neredeyse farksız ve günahların en büyüğüydü; ancak iradesinin boyun eğdiği tek şeye, Tanrı'nın kudretine dair hiçbir şüphe duymaz ve O'nu sorgulamazdı. Bu yüzden aklını başka şeylerle meşgul etmeye karar verdi. Vücuduna dalga dalga yayılan yorgunluğa aldırmadan yaslandığı korkuluklardan da destek alarak dakikalarca geceyi dinledi ve mabedinin mumları gibi dalgalanıp duran yıldızların ve onların ötesindekilerin varlığını düşledi. Yorgunluğun kelime anlamını karşılamayacak kadar yorgundu. Sürekli peşinde koşturmak ve ilgilenmek zorunda kaldığı çocuklar O'nu eskisinden çok daha fazla yoruyordu. Kırmızı saçlarına artık ak düşmeye başlamış ve eskiden oyun alanı olan merdivenler şimdi nefesini keser olmuştu. Burada geçirdiği tüm o günleri düşündü ve içeri girmeden önce son kez Kuusouka malikanesine, kendisi gibi başka bir rahibe tarafından büyütüldüğü bu yetimhaneye baktığında, en azından görevini bir kez layıkıyla yapmanın huzurunu taşıyordu.

Resim


Iwa'nin acısı gün geçtikçe daha da çekilmez hale geliyordu. En sevdiği oyuncağı tam yanı başında duruyor olmasına rağmen, uzun bir süredir sıradan bir nesneden farksızdı onun için. Neyse ki ev sevdiği arkadaşı, ikiz kardeşi, hastalandığından beri bir an olsun yanından ayrılmamış ve Iwa'nın yükünü bir nebze de olsa hafifletebilmişti. Gözünü açabildiği nadir anlarda kardeşinin kararlı bakışlarını görmek, Iwa'nın yaşama daha kolay bir şekilde tutunmasını sağlıyordu. O'nu bu koca malikanede tek başına bırakıp gitmek yapacağı en son şey olurdu. Gücünü sınamak için yattığı yerde birkaç başarısız doğrulma girişiminde bulundu. En sonunda başaracak gibi olduğundaysa, kendisini daha fazla zorlamasına engel olan şey kardeşi Boton olmuştu. Iwa, Boton'un bu hareketine kızmış gibi yapsa da, aslında yaptığı şey yüzünden O'na minnettardı. Ayağa kalmayı başarsa bile ilk hamlesinde yere yıkılacağını en iyi kendisi biliyordu. Nefes nefese kalmıştı ve acısının kendisine müsaade ettiği nadir anlardan birini yakalayarak, yorgunluğuna yenik düştü.

Yaşlı güvenlik görevlisi Botun'u yanına çağırana kadar ortamın tek hakimi mutlak sessizlikti. Boton kafasını içinde bulunduğu kulübenin kapısını çarpmamak için zarif bir şekilde eğilerek çıktı sonuna kadar açık kapıdan. Aklı kardeşinde kaldığı için, her zaman seve seve gittiği bu çağrıya yavaş ve istikrarsız adımlarla teşrif ediyordu. Boton yaşlı adama yaklaşık iki adım kala tökezleyerek durdu ve kendisine verilecek komudu bekledi. Yüzü yere dönüktü. Biraz önce kardeşinin yanında sergilediği güçlü tutumdan hiçbir eser kalmamıştı artık. Chiyo nazikçe eğilip, Boton'un yüzünü kendisininkine çevirdi. İkisi de birbirinin gözlerinin içine bakıyordu ve söylenecek sözcüklerin hiçbir anlamı yoktu. "Hadi git!" dedi Chiyo "Kardeşini yalnız bırakma. Anlaşılan bugün bu işi tek başıma yapmak zorundayım." Aynı dili konuşmuyor olsalar bile Boton, yaşlı adamın dediklerini anlamıştı ve hiç itiraz etmeden kardeşiyle beraber kaldığı kulübenin yolunu tuttu. Chiyo da, Boton da biliyordu ki birbirlerine sahip oldukları için mutluydular ve üçü beraber oldukları sürece her türlü şeyin üstünden gelebilirlerdi. Boton, Iwa'nın yanındeki yerini aldığında bir daha ne kıpırdadılar, ne de konuştular. Her zamanki gibi sadece izlediler. Kah gökyüzünü, kah birbirlerini ta ki buz mavisi gözlerindeki görüş gecenin karanlığında kaybolona kadar...

Resim


Chiyo, Boton'un gidişini sessiz bir biçimde izledi. Boton ve Iwa ile ilk karşılaşmasını, unuttuğu bir çok şeyin yanısıra dün gibi hatırlıyordu. Yaklaşık altı yıl kadar önce, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı bir ilkbahar gecesiydi. Ufaklıkların ikisi de, güç bela buldukları yıpranmış bir kartona sığınarak çaresizce yağmurun dinmesini bekliyorlardı. İkisi de tepeden tırnağa sırılsıklamdı. Sığınak olarak kullandıkları karton, yağmurun şiddetiyle çok uzun bir süre dayanamamıştı anlaşılan. Yalnız ve ürkmüş görünüyorlardı. Tek yapabildikleri birbirlerine sımsıkı sarılıp ve ısınmaya çalışmaktan ibaretti.

Chiyo dönüp kendine baktığında aslında durumunun onlardan pek de farklı olmadığını gördü. Şemsiyesi onu yağmurdan yeterince koruyamıyordu. Kutunun içinde esir kalanları daha net bir şekilde görebilmek için eğildi Chiyo. Kendisine çakmak çakmak bakan buz mavisi gözleri ilk gördüğü an ne yapması gerektiğine çoktan karar vermişti bile. O gözler, kendisine trafik kazasında kaybettiği çocuklarını hatırlatıyordu. O eşsiz rengi annelerinden almışlardı; ama o da yoktu artık. Eşinin yaptığı bu hatayı affedememiş ve Chiyo daha hastahaneden taburcu olmadan O'nu terk etmişti. Topal sol ayağıyla attığı her aksak adımda aklına gelen uğursuz bir anıydı atık. Ta ki bu iki yavru köpekle karşılaşana kadar. Sırayla ikisinin gözlerinin içine baktı. "Boton" dedi bembeyaz köpeğin başını okşarken, diğerine dönüp "Iwa" diye seslendi gece kadar siyah olana. Kutuyu kaldırıp evinden geri kalanların yolunu tuttuğunda biliyordu ki bu iki ufaklık asla çocuklarının yerini tutamayacaktı; ama onlara hayatının sonuna kadar bakacağına dair kendine kırılamaz bir söz verdi.

Boton gözden tamamen kaybolduğunda, Chiyo gökyüzüne çevirdi. Iwa için çağrılan veteriner ancak sabah burada olabilecekti. Aksak sol ayağıyla kurak gecede rutin devriyesi için adımlarken tek yapabildiği, bir an önce sabah olması için inandığı her şey adına, bildiği tüm duaları içinden durmadan tekrar edip durmaktı. Zira gözleri ve kulakları yanında olmadan, elinden gelen tek şey bundan ibaretti.

Resim


Malikanenin on dördüncü kuşaktan varisi olan Bay Takeo Kuusouka'yu o gece uykusuz bırakan tek şey sıcak değildi. Yüzleşmesi gereken daha önemli sorunları vardı. Henüz orta yaşlarında olmasına rağmen gençliğinde çok gür olan saçlarının büyük bir bölümünü kaybetmişti ve hala canından çok sevdiği bu malikaneyi devredebileceği bir varisi yoktu. Tamamıyla kendisinden kaynaklanan bir nedenden ötürü çocukları olmuyordu. Bu yüzden bakmakla yükümlü olduğu tüm o öksüz, yetim çocukları kendi çocuğu gibi görüyordu. Yöneticilik vasfını taşıdığı için otoriteyi sağlamak zorunda olmadığı zamanlarda çocukların hepsiyle ayrı ayrı ilgilenmeye çalışırdı; ancak geçirdiği son üç ay içinde neredeyse odasından hiç çıkmamıştı bile. Hiçbir öğününü kaçırmadığı yemek saatlerine teşrif etmiyor ve odasına gönderilen yemeklere de çoğu zaman dokunmuyordu.

Genelde okumaktan hoşlandığı kitap yığınlarıyla dolu olan masasının üzeri bomboştu. Elinde tuttuğu kağıtları masaya sertçe bıraktı ve büyük bir hışımla ayağa kalktı. Gömleğinin en üst üç düğmesi yırtılırcasına açılmış olmalıydı. Oturduğu deri koltuk ya da yüzleşmek zorunda kaldığı iblisleri yüzünden tamamen sırılsıklam bir vaziyetteydi. Yerlere saçmış olduğu kitapların üzerinden sanki hepsi tahta zeminin bir parçasıymış gibi geçerek çalışma odasının penceresine kadar geldi. Pencere sırtını verecek şekilde, korkuluklara oturdu ve duvardaki tüm resimlerin gözlerini üzerine dikmesine izin verdi. Tüm atalarının, malikanenin tüm eski yöneticilerinin, dile gelip kendini acımasızca yargılamasını istiyordu. Sabaha kadar vakti vardı. Dizlerinin üzerine çökmüş her bir resmin önünde onlarca kez eğilip kalkarken, gelmiş geçmiş bütün Kuusouka'lardan kendisine yol göstermesini ve yapmak üzere olduğu hatadan dolayı affedilmeyi diliyordu.

Resim


Gina, elinde tuttuğu meyve tabağıyla birlikte uzun süredir kapının dışında beklemekteydi. Kocasının derdinin ne olduğunu bilmiyordu; ama yaşadığı tek başına taşımak zorunda kaldığı bu ağır yük her ne ise evli çitin huzurlu gecelerini sona erdirmişti. En son ne zaman kocasıyla aynı yatağı paylaştığını hatırlamıyordu bile. Kocasının benliğini ısıtan varlığı bir yana, evliliklerinin ilk gecelerinden beri rutin olarak yaptıkları yorgan kavgasını bile özler olmuştu Gina. Kendisi gizli kapaklı işler çevirecek, kocasının gururunu incitmeye teşebbüs edecek bir insan değildi; ancak Takeo'nun kendisine daha fazla zarar vermesine bir türlü gönlü razı gelmiyordu. İlk defa o gece, hayatında daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaparak kocasını kapalı kapılar arkasından dikizlemeye başladı.

Gine, kocasını yere kapaklanmış bir şekilde gördüğünde daha fazla dayanamadı. Sesi uzaktan geliyormuşçasına boğuk bir sesle kocasına seslenerek O'na kendini toparlaması için yeterli fırsatı sunmuş ve üzerinden on saniye bile geçmeden kendini kapıdan içeri atmıştı. Gina'nın suratındaki hayret ifadesi rol icabı gibi başlasa da, kocasının kurumuş gözlerine baktığında şaşkınlığı gerçekliğin çok daha ötesine geçti. Dizlerinin bağı çoktan çözülmüştü; ama yıkılmaya niyeti yoktu. Büyük bir özveriyle masaya doğru yaklaşarak meyve tabağını Bay Takeo'nun çalışma masasının üzerine bıraktı ve tekrar kendine gelinceye kadar bir müddet masaya yaslanarak oturdu.

Takeo, büyük ve okkalı bir küfür ederek, kendisinin ve kitaplarının yerde bulunmasının suçunu yerdeki antik halıya yükleyerek yavaşça yerden doğrulduğunda henüz karısının suratına bakacak gücü kendisinde bulamamıştı. O'nun, karısının, böyle bir anda odasına gelmesi işleri Bay Takeo'nun açısından çok daha zorlaştırmıştı. O'na bir an önce söylemek zorunda hissediyordu kendini. Hayır dedi içinden bastırılamayacak bir ses. O'na asla söyleyemezdi. Biricik karısını yanına, ayağa kalktıktan sonra gittiği pencerenin yanına çağırdı ve O'na bir daha sarılamayacak gibi sımsıkı sarıldı. Uzun süreden beri ilk defa gülüyordu Bay Takeo. Tüm dertlerini unutabildiği tek yerdeydi artık. Birlikte zamanı unuttular ve kimsenin uyuyamadığı gece de, umutlarını gökyüzüyle paylaşan tüm diğer o insanlara katıldılar. Mutluydular. Sadece birbirleri için...

Resim


Gina, malikanenin doğu blokunun terasında duran rahibe Akina'yı görünceye kadar başını kocasının omzuna yaslamış bir vaziyette şehrin cılız ışıklarını izlemekle meşguldü. Gözlerinin parlamasına ve tebessümüne engel olamadı. Akina ile hemen hemen aynı yaşta olmasına rağmen, yüzündeki kırışıklıklar ve saçının doğal rengi olan beyaz , O'nun ablası yaşında gözükmesine sebep oluyordu. Bu durum, ikili arasında sık sık aralarında yapılan şakalarla nadir de olsa yaşanan günlük eğlencelerine meze oluyordu.

Takeo, karısının yüzündeki sevimli ve bir o kadar da şapşal ifadeyi gördüğünde O'nun baktığı yöne doğru bakmaktan kendini alamadı. "Bu gece kimseye rahat bir uyku yok sanırım" derken bir yandan malikanenin sınır bölgesini köpekleri olmadan gezmekte olan Chiyo'yu işaret ediyordu karısına. Bunu söylemesine bile gerek yoktu; ancak "Emeklerini ödeyemeyiz" diye ekledi içi cız edercesine. Gerçekleri çeyrek asırdır birlikte olduğu karısından saklayamazdı artık. Bilmeyi diğer herkesten daha fazla hak ediyordu. Derin bir nefes aldı ve direk olarak karısının gözlerinin içine bakarak kendisinden küçük bir istekte bulundu.

Gina'da kocasının canını sıkan şeyin henüz ne olduğunu öğrenememiş olsa da, konuşmak, konuya girmek için en doğru zamanı bekliyordu. Kocasının ricasını kırmayarak çalışma masanın üzerinde duran kağıtları aldı ve O'nun yanına gitti. Her şeyi kocasının ağzından O'nun kelimeleri ile duymak istiyordu bu yüzden elinde tuttuğu kağıtlara bakmadı bile. Tekrar Takeo'nun kanatlarının altına, koca malikanede kendini en huzurlu hissettiği yere girdiğinde ikisi de birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu artık. Ağzından hiçbir şey çıkmasa da, Gina'nın bakışları bu yükü bir an önce kendisi ile paylaşması için Takeo'ya hiç çekinmeden yalvarıyordu.

Takeo karısının elindeki kağıtları aldığında cebinden bir kibrit parçası çıkardı ve kibrit çöpünü alev almasını izledi. Kağıdı bir ucundan tutuşturmaya başladığında ağzından çıkan her kelime kararını çoktan vermiş bir adamın sözleriydi. "Malikane ve kendim arasında bir seçim yapmam gerekiyordu ve ben kararımı çoktan verdim. Bana her daim arka çıktığın, bunca yıl bana katlandığın için çok teşekkür ederim. Lütfen daha fazla benim için endişelenme. Bundan sonra her şey çok güzel olacak!"

Gina, kocasının ne demek istediğini tam olarak anlayamamış olsa da, başının üstünde sürekli dönüp dolaşan kara bulutların sonunda dağıldığını hissetmişti. Takeo'nun güçlü elleri beklemediği bir anda büyük bir şehvetle bedenini sarmaladığı anda o an için birbirlerini mutlu etmek dışında hiçbir şeyin önemi kalmamıştı. Evli çift için o gece, kalan ömrü hayatlarında asla unutamayacakları en sıcak geceydi.

Resim


Raiden, parasının gücüyle hükmetmeye alışmış bir başka gücüydü Karakura şehrinin. Hayır kelimesinin lügatında asla yeri yoktu. İstediği her şey, O emrettiği an olmak zorundaydı. İster bilerek olsun ister bilmeyerek, ihanete kalkışan ya da yoluna taş koyan kimselerin başına gelecekler tamamen Raiden'in hayal gücü ile sınırlıydı. Genellikle masum bir trafik kazasında ya da gıda zehirlenmesiyle ölüm kapılarını çalardı bu insanların.

Planlarını geciktiren insanlara ise, yaşarken cehennem azabını tattırmak en büyük eğlencesi haline gelmişti. Bunu bir tür avlanma sporu olarak görse de, efor sarf etmek Raiden'e göre değildi. Tüm işi köpeklerine yaptırırken, çoğu zaman oturduğu yerden viskisini yudumlar ve büyük bir keyifle olanları izlerdi; ama bugün keyfi yerinde değildi. Avı, etrafında dönen oyunları anlamış ve peşindekilerle dalga geçmeye başlamıştı. Raiden'in son avı tamamen bir hayal kırıklığıydı ve artık O'nu eğlendirmiyordu. Keyifle içtiği viski, kırılan bardak parçaları ile birlikte odanın dört bir yanına saçılmış, gül ağacından yapılmış çalışma masası aldığı şiddetli darbe karşısında ortadan ikiye çatlamıştı. Bugün O'na karşı gelen ikinci şeydi kendi çalışma masası. Öfkeden deliye dönmüş bir şekilde tekrar indirdi masanın çatlak kısmına. Sonra tekrar ve tekrar... Ta ki istediğini elde edinceye kadar. Canının yanması umurunda değildi. Esas canını sıkan, yaptığı cömert teklifin reddedilmiş olmasıydı.

Ceketinin cebinden çıkardığı cep telefonundan, hızlıca son arayan numarayı buldu ve arama düğmesine bastı. Her dinlemek zorunda kaldığı ton, aklında gittikçe canileşen yeni planlar üretmesine neden oluyordu. Gözlerini hedefinden bir türlü ayıramıyordu, ona bakmayı bırakırsa ortadan kaybolacağını filan düşünmeye başlamıştı Raiden. Kendi evinden gösterişli olan tek bina, şehrin dışında olsa bile ihtişamı, kendi ününü gölgede bırakacak kadar büyük olan o binaya bakarken, onu elde etmeye olan saplantısı binayı daha da çekici kılıyordu.Telefon hala çalmaya devam ederken, tüm hayatı boyunca attığı en yüksek ve korkutucu kahkahayı patlatıvermişti. Bu telefonun son çalışı ve muhtemelen avının kaderinin belirlenişiydi.
Kullanıcı avatarı Oxara
Emekli
Emekli
 
Mesajlar: 36
Kayıt: 15 Oca 2015, 13:21
Skype ID: eoa.boe

Dön Kurgular

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir